9 C
İstanbul
Salı, Eylül 29, 2020
Ana Sayfa Edebiyat ALIN YAZIM

ALIN YAZIM

ALIN YAZIM

Yaşlı kadın boş adımlarla kumları aşarak denize ulaştı. Önce sağ sonra sol ayağını attı denize. Elleri belinde, esrik bir insan gibi irkildi, sonra yanlara açılmış iki kolu bir dal gibi düştü. Birkaç adım daha attı.  Bacaklarını saran uzun şortunu dizlerine kadar çekti, eğildi ve deniz suyuyla abdest alır gibi iki eliyle avuçlarına aldığı suları dizlerine sürdü. Sonra yine doğruldu ve iki elini beline koyduğu sırada şortunun paçaları toplandığı noktadan aşağıya düştü, teni gibi giysileri de denizle tanışmıştı işte.  Birkaç adım daha attı, deniz suyu beline kadar geliyordu artık ve yaşlı kadın ayakta durmakta zorlanıyordu. Kıyıdan, aynı yaşlarda dazlak ve birazda kilolu bir bey, hızla ulaştı yanına.

Yaşlı kadının koluna girdi. Kadın şimdi daha dik duruyordu. Yaşlı adamın o yaşta bir insandan beklenmeyen performansı şaşkınlığıma neden oldu. Bir eliyle yaşlı kadının kolundan tutarken diğer eliyle o da deniz suyunu yüzüne sürdü. Bir tür suyla ritüeldi.

Kadın olduğu yere yavaş yavaş oturdu. Artık suyun içindeydi. Yaşlı adam da kendini suya bıraktı. Birkaç saniye içinde ileride kulaç atıyordu.

Yaşlı kadın “Canko dikkat et fazla açılma?”

Yaşlı adam onu duyacak mesafeyi çoktan geçmişti. Kıyıya vuran dalgalar sesi ileriye değil bize doğru yönlendiriyordu. Canko’nun bu sesleri duyması mümkün değildi.

Biraz sonra yaşlı adam sırt üstü yatarak dinlenmeye başladı. Yaşlı kadın bir dalı sert bir yapıştırıcıyla tutturulmuş 10 numara gözlüğünü burnunun üstüne iyice yerleştirdi, takipteydi. Yerinden kalkmak istedi birkaç hamle yaptı ama kadın gemi gibi yan yattı.
Yaşlı adamın da gözü, sahilde bıraktığı eşindeydi. Bu huzurluk içinde kulaçlarını daha hızlı attı. Ve ulaştı kadınının yanına.

Yaşlı kadına, “sen ne yapıyorsun, böyle anlaşmamıştık. 20 dakika kalacaktın suda, ne oldu?”

“Dizlerimdeki ağrılar hayli arttı. Doktor bana denize değil, kuma girmelisin?” dedi.

“Cankız onlar ne bilir, su ve kum ikilidir.”

Kadını yerinden zorlanarak da olsa kaldırdı. Birlikte kıyıya döndüler. Yaşlı kadın sahile çıkar çıkmaz adamın elini bıraktı ve bir loğ taşı gibi kaydı kumun üstüne.

“Vay anasına,” dedi.

Yaşlı adam, kadının oturduğu yerin altındaki kumu adeta oymaya başladı, belli ki kadının bedenini sıcak kuma gömecekti. Önce bacakları düştü yaşlı kadının kumun içine sonra tüm bedeni. İşini bitiren yaşlı adam yarım litre suyu tepesine dikti. İçinde bir damla bile bırakmadı. Sonra yanındaki çantanın içine bıraktı. “Hayda suyumuzda kalmamış Cankız” dedi.

Kumsal, cafe ve otellerin hayli ötesindeydi, susuz kaldın mı çöl yalnızlığı içindesin diyeceğim ama o kadar dramatize etmeyeyim. Sonuçta sahilin çaycısı, sucusu, mısırcısı, dondurmacısı vs. hiç eksik olmuyor ama onlarında döngüleri belirsiz.
Kum içindeki yaşlı kadının yeryüzüyle bağlantısı kesilmiş sadece başı dışarıdaydı. İçimden geçmedi değil, şimdi tam bir gömme işlemi gerçekleşecek. Belki kadının vasiyeti böyleydi bilemeyiz ki.
Yaşlı kadının dışarıda kalan başındaki gözlerinde ay çiçeği bir gülümseme belirdi.

“Canko eline sağlık” dedi.

Bu arada ben onlarla değil de elimdekilerle ilgiliyim gibi bir hava veriyorum. Onlarda pusuya yatmışlar kalın gözlüklerinin arkasından gözleri fır fır etrafı izliyorlar, farkındayım.
Yaşlı çiftin gözleri bana doğru döndüğünde elimde soğuk bir içecek onu yudumluyor oluyorum.
Yaşlı adam kadına pozisyon aldırdıktan sonra, yerinden ağır ağır kalktı, denize gitti, elini deniz suyuyla yıkadı.

“Cankız gidip su ve dondurma alayım. Sen de o zamana kadar kum banyonu bitirmiş olursun,”

“O kadar kısa mı sürecek kum banyom.”

“Yoo gövdeni dışarı çıkarır bacakların ve yarı belin kalır kumun içinde, dondurmayı bacaklarınla mı yiyorsun sanki. Ölmedin ve ölmedik.”

Yaşlı adam bana doğru geliyordu, iki memesinin üzüm asması gibi aşağı sarkmış arasında derin bir yarık izi vardı.
O anda irkildim. Kaç yıllıktı ve hangi ameliyatın son izleriydi. Bu düşünceler beni dehşete düşürdü. Küçük dilimi az kalsın yutacaktım. Yanımdan geçerken yardım edip etmeme noktasında tereddüt yaşadım. Kadını öyle bırakmaya gönlüm el vermedi.

“Beyefendi merhaba!” dedim.

Yaşlı adam başıyla selamını verdi. Ses çıkartmadı.

Yanımdan uzaklaşacaktı ki, “pardon ben kafeteryaya su almaya gideceğim sakıncası yoksa sizin siparişlerinizi de alayım,” dediğimde, yaşlı adam zınk diye durdu, şöyle bir baktı. Onun nereye gideceğini nereden biliyordum ki.

“Ya hep bir kulak açıktır derdi Cankız doğruymuş. Biz ilgisiz, ilgisiz yaşarken birileri ya ilgilidir ya da meraklıdır tüm olup bitenlere,” dedi.

“Sizi rahatsız etmek istemedim, can kulağı ile dinlemem merakımdan ya da ilgimden olabilir ama özünde insanlığımdandır.”

“Tamamdır delikanlı litrelik soğuk su, iki tane de vanilyalı dondurma, hesabı gelince keseriz.”

Dondurmaları ve suları alarak döndüm kumsala. Kumlar alabildiğince sıcak. Ayaklarımın tabanı yandı ulaşana kadar. Gözlerimde bedeni ikiye ayıran o kalın yara izi, kalbimde ise yarattığı sızı hakim. Merakımı gidermiş değilim. “Sakıncası yoksa plaj sandalyemi yanınıza çekebilir miyim?”

Yaşlı adam, “buyur, buyur delikanlı seni konuk etmekten memnun oluruz. Nasıl olsa gözün bizdeydi, bu kez gönlünde burada olur, olur biter,”

Bu erinci yaşadığımda sandalyemi olduğu yerden bir bayrak gibi sökerek hızlıca geldim.

Tekrar kocaman bir merhaba size ve sahile. Adım İrfan, gazeteciyim. Bu sene baldızın yazlığına konuk oldum. Ekonomik krizle işsiz de kaldım. Allahtan baldızım yetişti imdadıma. ‘Gel enişte kumumuz suyumuz çok güzel’ dedi. Ama sahile kadar biraz yürüyüş mesafesi var. Hiç yoktan iyidir. “Arkanı dayayacağın zengin dostların olacak, yoksa yaslandın mı boşluğa düşersin, yaşlılığında ise ortada kalırsın,” dedim.

“Biz de aramızda konuşuyorduk bu adam röntgenci falan olmalı diye. Hep bir etrafı kolaçan etme halindesiniz, farkında olmadığımızı düşünme. Elindeki kitapta bir kamufle aracı olmalı diye düşündük. Evet mesleğine ilişkin yaklaştık değil mi? Biz de Canko ve Cankız,”

“Hıımm. Hoş bir ikili.”

“Şaka ya günlük hayatta bizim hitap şekillerimiz.”

“Evet, gazetecilik mesleğinde hep bir takipte durma, gözleme ve benzeri durumlar vardır. Mesleğin getirdiği merak mı desek acaba…”

Bu arada yaşlı kadının kumun içinde dikilmesine yardımcı olduk sağlı sollu. Canko önce kendi ellerini arkasından Cankızın ellerini ıslak mendille sildi. Elimizde dondurmalar sıcağa meydan okuyoruz şimdi.

-“Şaka bir yana ben Yasin, eşim de İrina,”

Bu kez gözüm Yasin Beyin boynundaki ters dönmüş kolyeye takıldı. Kolyesini düzeltti.

“Benim iki koruyucum. Birisi İrina, diğeri bu,” dedi kolyeyi alnına koydu sonra öptü.

Şaşkınlığımı çok belli etmiş olmalıyım ki devam etti.

“Bu annemin hediyesi bir kolye ya da muska da diyebiliriz, Kıbrıs çıkartmasında ‘Ayşe tatile çıktıyla’ birlikte. Kıbrıs’ta bir hendeğe düşürene kadar korudu, hendekten çıkaran yarim ve yarım  İrina’ya kadar.”

Dondurma ağzımda değil elimde erimişti. Akan sıvıyla kendime geldim. Bu kez kocaman bir dil darbesiyle yaladım. Bir serinlik düştü içime.
 …
İrina’nın Türkçesi hayli iyi, espri yeteneği de… Türkiye’den komiklikleri bile ağzına pelesenk etmişti. Yasin bey’in anlatacakları bu kadar olmamalıydı,

“sonra…” dedim.

“-Ayşe tatile- Kıbrıs sahillerinde girdiğinde, bende sahil bandını aşmış bir grup arkadaşla kıyı köylerinden birini fethetmenin heyecanı içinde çatışırken gözümü İrina’nın evinde açtım. Karnımda bu yarıkla ve kanla. Acı her tarafımdaydı.”

Bu kez, söz İrina’ya düştü. “Yasin bizim bahçenin su hendeğine düşmüştü bulduğumda, bir şarapnel parçası yarmıştı bütün bedenini. Kurtuluş mu vardı kurtarmak mı işin ucunda. Aldım eve. Babam kızdı. ‘Ne yaparsın ölmek üzere olan bir Türk askerini’ diye. Ama kalbini biliyorum gözlerinden de okudum aslı hiç öyle değildi. Balık ağı ipleriyle diktik bütün bedenini. Keçi sütü ve defne yaprağından merhem yaptık, yaralara sürdük, kurudukça alkolle temizledik bütün yaralı bölgeleri günlerce.  İstiyordum ki yaşasın, ölmesin evimizde… Bir düşman askerinden öte bizim için yaralı bir insandı. Canko dayandı günlerce… Şimdiyse burdayız işte…”

“İyi de nasıl anlaştınız bu sürede,” dedim.

“O ise başka bir hikaye. Biz Pontus Rumlarındanız. Sürgün olarak Yunanistan’a gelmiş dedemler, babam o zaman daha küçük. Sonra bu Kıbrıs’ta adanın bir tarafını Rumlaştırmak için sürgün gelen ya da gönüllü olanları buralara yerleştirmişler. Biz Türk komşularımız olsun diye gönüllü gelenlerdeniz. Nereden bileceğiz ki savaşın yine bizi bu sınır köyünde bulacağını.”

“Savaş halinde bu yaralı insanı nasıl koruyabildiniz ve saklayabildiniz ki?”

“Bizim ev yerleşim yerinden çok uzaktaydı… O koşullarda kim kimle nasıl ilgilenir ki…”

Yasin Bey, “gerçekten benim için büyük bir şanstı. Türkiye’den giden birisinin evinde esir düşmek ve elinde iyileşmek. Vademiz dolmamış bugünlere geldik. Anam derdi ki, ‘Oğul insanın öleceği ve evleneceği gün alnında yazılıdır, şaşmaz’ derdi. Alın yazımda evlilik Rum Köyüne düşmüştü bir savaş halinde.  Oturduğu kumdan kalktı. İrina’nın önüne secde eder gibi oturdu. Eğildi alnından öptü, ‘alın yazım dedi.

Savaşı zenginler çıkarır, yoksullar ölür. Jean P. Sartre

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

ÇOK OKUNANLAR

YANNİS RİTSOS’UN ŞİİRİNDE DÜŞSEL VE MELANKOLİK ÖĞELER

Günümüz şiiri diyebilirim ki, Yannis Ritsos’un şiirinin zirveye çıkmasıyla, birlikte bir gerilemenin içine girmiştir. 18. Yüzyılın ve 19. Yüzyılın önemli sanat eylemliliği...

KÜLTÜR ENDÜSTRİSİ VE İŞÇİ FİLMLERİ FESTİVALLERİ

A. Halûk Ünal 15. İşçi Filmleri Festivali (İFF) bitti ve geldiği nokta itibariyle, arkasındaki yaratıcılar...

DÜNYA COVİD19’A TESLİM OLDU

Cahit BÜÇKÜN DÜNYA, COVID-19’A TESLİM OLDU, “SÜRÜ BAĞIŞIKLIĞI” ANLAŞMASI YAPTI!Başta eşitlikçi ve insanı yaklaşımla Covid-19’ı sıfırlayan ve akıllı...

TAMLASANA

TAMLASANA   Uyandım yine eksik yanımla tamlasana elimi yüzümü yıkasana sevginle ayı alıp güneşini koy gökyüzüme hadi durma gülüşünü giyindir işe giderken ellerini koy çantama aman ha unutma yanağımda kalsın dudakların merak etme yüreğin...

SON YORUMLAR

Özgür BAŞKAYA on #YargıtayTahliyeEt
Prof. Dr. İbrahim Bozkuş on HAŞHAŞ GAZETESİ VE KAYMAKAM ABDÜLKADİR AKSU
Ikbal kaynar on ŞİİRİM ISITIR SENİ
gulhan genc on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on Evin Anahtarı
Rafet Canpolat on Evin Anahtarı
Atilla IŞIK on Evin Anahtarı
Deniz on Evin Anahtarı
Arif Sürücü on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on ASKIDA EKMEK
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultam on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gökhan GURBETOĞLU on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gürel SÜRÜCÜ on HAYIR BABA TÜRBESİ
İlter koçak on HAYIR BABA TÜRBESİ
Fikret Ökmen on GUNDİ
Perihan sever dirican on GUNDİ
Hatem on GUNDİ
Selim DURMUŞ on GUNDİ
Hüseyin Ceylan on BERBER  
Tacettin Mert on İŞÇİ
Tacettin Mert on AGORA MEYHANESİ
Gökhan GURBETOĞLU on ANNE ÖP DENİZİ
Songül on ŞİDDET
İsmet Çallıbay on ANNE ÖP DENİZİ
Erdem KAYA on İKİ ARADA BİR DEREDE
Gürel Sürücü on ŞİİRE DAİR ÖNERİLER (2)
Hulusi keleş on AYRIK OTU
Gürel on AYRIK OTU
Mehmet İşbitiren on AYRIK OTU
Bir amatör futbolcu on AMATÖR TİYATROCULARIN DRAMI
Hasan GÜL on KUTSAL EKMEK