9 C
İstanbul
Pazartesi, Temmuz 4, 2022
Ana Sayfa söyleşi ALEVİ YAZININDA ANADOLU'NUN KÖKLERİ VE SÖYLEŞİ ERDOĞAN ALKAN'LA

ALEVİ YAZININDA ANADOLU’NUN KÖKLERİ VE SÖYLEŞİ ERDOĞAN ALKAN’LA

 
 
 
 
Ülkemizin çok üretken edebiyatçılarından birisi olan Erdoğan Alkan edebiyatın birçok dalında eser verdi. Başta çeviri şiirleri olmak üzere, şiir üzerine yaptığı çalışma ve eserleriyle tanındı. Ama o aynı zamanda değerli bir yazarımız. Fransızların dünya çapındaki şairlerden yaptığı çeviriler çok ilgi topladı. Ama bir başka meşhur yönü de bir eleştirmen olarak bizim şairleri sıkı eleştirmesi ve şiirde “kötü kopyacılığı” karşı verdiği mücadeledir. Halkın içinde olup, halktan kopmayan, iyi saz çalıp dostluk meclislerinde muhabbet etmeyi seven Alkan halk ozanlarımızın dünyalarına girebilen ender şairlerimizden birisidir de aynı zamanda.
Alevilik/Bektaşilik hakkında da yazıları yayınlanan Alkan’la, edebiyat ve şiir dolu bir uzun söyleşimin yanı sıra (Bakınız: İnsancıl Dergisi, Sayı 50, Aralık 1994, 50-55.) , Aşık Veysel’le de ilgili bir söyleşim olmuştu. Kendisine yönelttiğim soruları aşağıdaki gibi yazılı yanıtlayan Aklan, Alevi yazını, şiiri ve kökleri konusunda görüşlerini bizimle paylaşıyor.
Sayın Alkan, Alevilik ve Alevi yazını üstüne araştırma ve incelemeleriniz olduğunu biliyoruz. Kitap çalışmam için aşağıdaki soruları yanıtlarsanız memnun olacağım.
Sizce Alevi yazınının kaynaklandığı temel öğeler nelerdir?
Alevi şiirindeki simge ve temaların, eski (antique) Anadolu’da kökleri var mıdır?
Aleviliğe “dinde reform”, “sanatta rönesans”, “düşüncede aydınlanma” yönündeki yaklaşımlar konusundaki fikirlerinizi alabilir miyim?
Anadolu’da gelişen Alevi şiiri ve yazınının kökeni, dinsel, toplumsal ve siyasal olmak üzere üç etkenden kaynaklanır.
 
Dinsel Etken:
 
Muhammed’in ölümünden sonra İslam’ın ileri gelenleri arasında halifelik kavgası başladı. Bir bölüm Ali’nin, bir bölüm Ebubekir’in halife olmasını istiyordu. Halifelik makamına Ebubekir getirildi. Ebubekir’in yerini Ömer aldı, öldürüldü. Ömer’in yerini Osman aldı, öldürüldü. Ali halife oldu, ancak Osman yanlıları onun ölümünden Ali’yi sorumlu tuttular. Suriye genel valisi Muaviye, Ali’nin halifeliğini tanımadı, hakemler Ali’yi halifelikten düşürdüler. İslam dünyası üçe ayrıldı: Şia-i Osman (Osmancılar), Şia-i Ali (Ali’ciler) ve Hariciler. Bir Harici, Ali’yi camide namaz kılarken bıçaklayarak öldürdü. Bu olay gerilim ve bölünmeyi büsbütün arttırdı. Giderek Şia-i Alici’ler güçlendi ve “Alevilik”, “Aleviye” adıyla geniş bir topluluk oluşturdular. Siyasal nitelikteki bu inanca sonradan bazı düşünce ve felsefe ilkeleri eklendi. Aleviler Kuran’daki ayetlerin anlamlarının altında gizli anlamlar bulunduğunu, bunları da yalnızca Ali’nin soyundan gelen imamların (12 İmam’ın) bileceğini savundular. Böylece tapınma biçiminde de ayrıcalıklar ortaya çıkmaya başladı. Mezhep zamanla Arap Yarımadası’ndan Suriye, Irak, Hindistan, Mısır, Kuzey Afrika, Gana, İran, Orta Asya ve Anadolu’ya kadar çok geniş alanda yayıldı.
 
Türkler X. yüzyılda İslamlığı kabul edince, Alevilik, eski Türk inançlarından ilkeler de alarak Türk toplumuna girdi. Horasan’da ve Anadolu’da çok sayıda yandaş buldu.
Kuran Arapça’dır ve kuralların bellekte kalması için “seciye” (artistik nesir- poleme en porse) denen uyaklı tümcelere yazılmıştır. Aleviler ibadette Türkçe’yi seçtiler ve dinin kurallarını, ayet denen halk şiiri şeklinde söylediler. Amaç yine bu kuralların uyaklar ve hece ölçüleri yardımı ile bellekte daha iyi kalmasını sağlamaktı. Kuran’da olduğu gibi buna bir de müziği eklediler, ayrıca ibadete çalgıyı ve dansı da soktular. Semah denilen dansın girmesinde, İslam öncesi, gerek Şamanizm’in, gerekse antik Anadolu politeizminin (çok tanrıcılığın) etkisi büyüktür. Dinsel törenlerde Şaman, bir yandan büyülü olduğuna inandığı sözcükler söylerken bir yandan da tepinir, dans ederdi. Aynı şekilde, Sümerler, Akadlar ve Hititler gibi antik Anadolu halkları dinsel törenlerini ilahiler ve danslarla yaparlardı.
Dinsel kökenli Alevi ve Bektaşi şiirleri mezhebin temel kurallarını, Ali’nin büyüklüğünü, bilgeliğini, ululuğunu, Ali soyundan gelen On iki İmam’ı, onların sözlerini, İslamiyet’in kuruluş öykülerini, Kırklar’ı Kerbela’da Hüseyin ve çocuklarının katledilişini, onlara yapılan zulmü, Ali soyunun çektiği acıları, evrenin yaradılışını, Alevi töresini, ocaktaki dereceleri, şeyhlik, babalık, evliyalık aşamasına ulaşmış Alevi Ulularının sözlerini, yaşam öykülerini, şeyh (mürşit-dede-baba), mürebbi, musahip, talip ilişkilerini dile getirirler. Bu dinsel şiirler daha çok, babalar ve dedelerin de hazır bulunduğu, cem denilen dinsel ibadet toplantılarında söylenir.
 
Toplumsal Etken:
 
Alevilerin Anadolu’ya geldiği yıllar da, Ahmet Yesevi’nin ardıllarının Hacı Bektaş Veli gibi değerli öğrencilerini Anadolu’ya gönderdiği yıllarda Osmanlı henüz bir devlet düzeni kurmamıştı. Düzenli ordu, vergi toplayacak, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret yolunun Anadolu’daki kısmını güvence altına alacak, Anadolu içindeki esnafı, zanaatçıları yönetecek örgütler, medeni hukuka, ticari hukuka, ceza hukukuna, askerliğe, mali hukuka değin sorunları çözümleyecek kurum ve kuruluşlar yoktu. Anadolu’da tekkeler kuran Alevi şeyhleri, babalar, dedeler, yönetimle halk arasında aracı oldular, cer adı altında vergi topladılar, olası bir savaş halinde gönderilmek üzere asker yetiştirdiler, tekke ve ocağa bağlı kişiler arasındaki medeni hukuku ve ticaret hukukuna değin anlaşmazlıkları çözüme bağladılar. Kısaca, Osmanlı Sultanı adına Alevi tekke ve ocakları, hem valilik, hem yargıçlık, hem de ziraat odalarının, sanayi ve ticaret odalarının, görevlerini üstlendiler. İşte bu nedenlerdendir ki, Tevrat ve Kuran gibi, toplumsal kurum ve kuruluşlara değin belirleyici ve öğretici dizeler içerir.
 
Siyasal Etken:
 
Osmanlı Devleti’nin kuruluş ve gelişmesinde Bektaşilik ve Aleviliğin büyük rolü ve payı oldu. Yeniçeri Ordusu’nun duası bile “Pirimiz Hacı Bektaş Velidir” sözleriyle başlıyordu. Ahilik küçük el sanatlarını, zenaati kurallara bağladı, düzene koydu. Tekkeler kendi çevrelerinden topladıkları akçelerle halkı eğitecek gezici öğretmenler, halk arasındaki anlaşmazlıkları çözecek gezici kadılar ve savaşlar için gezici askerler yetiştirdiler.
Ünlü bilgin Ahmet Yesevi’nin takipcisi Hacı Bektaş Veli’nin müridi Abdal Musa ve diğer dervişlerin kurduğu ve örgütlediği “Bektaşilik” ve onun daha çok halklaşmış bir şekli olan Alevilik kısa zamanda bütün Anadolu’ya, Trakya’ya, Balkanlar’a, Arnavutluk ve Yugoslavya’ya kadar yayıldı. Her yanda yüzlerce tekke, dergáh kuruldu.
Anadolu Selçukluları’nın son zamanlarında çıkan Babai Ayaklanması’nda yenilgiye uğrayıp kaçan “Babai”ler Hacı Bektaş’ın yanında toplanmışlardı. Bunlar toplumsal ve dinsel baskılara karşı ayaklanma geleneğini sürdürdüler. Şeyh Bedrettin’in, Bedrettin’in öğrencisi Börklüce Mustafa’nın önderliğinde ayaklanmalar oldu. Bunları başka Alevi ayaklanmaları izledi. Öte yandan, özellikle onbeşinci yüzyıl başlarında itibaren sarayda ve Osmanlı ileri gelenleri arasında tutucu Arap din uleması ve onların yetiştirdiği medrese mollaları egemen olmaya başladı. Örneğin, Fatih Sultan Mehmed’in öğretmeni, Şeyhülislam Ebussuud Efendi, Yunus Emre’nin ilahilerini okuyanların öldürülmesini ferman buyurdu. İmparatorluk yobazlaşıyordu. Komşu İran’da saltanat Türk soyundan Safevi Hanedanı’nın eline geçti. Safevi Devleti’nin kurucusu Şah İsmail şeyhlikle şahlığı birleştirmişti. Hatayi adıyla da tanıdığımız şair Şah, Anadolu içlerine, Alevilerin kalabalık olduğu Orta Anadolu’ya dervişler gönderiyordu. İkinci Beyazıt’la (Sofu Beyazıt) yakın dostluk kurdu. Bazı kaynaklar İkinci Beyazıt’ın mezhep değiştirip Bektaşi olduğunu ileri sürerler. Osmanlılar içinde Bektaşiliğin, Aleviliğin gelişmesi, yayılması, dolayısıyla İran nüfusunun artması Osmanlı paşalarını harekete geçirdi. Anayasa’da vali olan Şehzade Yavuz Sultan Selim’i kullanarak İkinci Beyazıt’ı tahttan indirdiler. Yeni padişah Yavuz önce İran’a savaş açtı, Çaldıran’da İran ordusunu bozguna uğrattı. Daha sonra ülke içinde Alevi kıyımı başladı, binlerce Alevi öldürüldü. Bu kırım ve kıyamlar zaman zaman yinelendi. Aleviler canlarını kurtarmak için başta Doğu olmak üzere, Anadolu’nun uzak dağlarına kaçıp korku ve umut içinde varlıklarını sürdürmeye çalıştılar. Öldürülmek korkusuyla yaşarken, İran Şahının, On ikinci İmam, Mehdi (Kurtarıcı) olarak Osmanlı padişahını devirmesini beklediler: “Yürü bire Hızır Paşa/ Senin de çarkın kırılır/ Güvendiğin padişahın/ O da bir gün devrilir.”
Böylece, Alevi şiirlerinin bir bölümü ve en güzelleri siyasetten kaynaklandılar.
 
ALEVİ ŞİİRİNDE ESKİL (ANTİK) ANADOLU’NUN SİMGELERİ
 
İkinci sorunuzu yanıtlayalım: Masalları, öyküleri, söylenceleri, şiiri, müziği ve resmiyle Alevi yazını Anadolu’da doğdu, Anadolu’da gelişti. Bu nedenle kökleri Anadolu’nun toprağından beslenir. Temel kültür eskil ve paganist, çoktanrılı dinleriyle, Müslümanlık, Musevilik ve Hıristiyanlık gibi tek tanrılı dinleriyle, töreleri, gelenek-görenekleriyle, Anadolu Kültürü’dür. Bunların yanı sıra, Alevi Yazını’nda, Türklerin Orta-Asya’dan getirdiği kültürün, sosyal kurum ve kuruluşlarını Şamanizm’in etkileri de ağırlık kazanır.
 
Alevi şiirindeki, Alevi Yazını’ndaki Anadolu kaynaklı simgelere geçmeden önce Türklerin geldiği yıllarda Anadolu’nun toplumsal yapısına ve etnik durumunu kısaca görelim.
Cengiz Han zamanında güçlenen Moğollar XI. ve XII. yüzyıllarda Türkistan’ı istila ettiler. Kültürüyle tanınan Belh kentinin ünlü aileleri, din bilginleri, bu arada, ailesi ve oğlu Mevlana ile Celalettin Muhammet ve Horasan’dan Hacı Bektaş Veli Anadolu’ya göç ettiler. Bu sıralarda Anadolu’da, Selçuklu İmparatorluğu’na bağlı, aşiretler şeklinde Karamanoğulları, İlhanlılar, Osmanoğulları, Saruhanoğulları, Menteşoğulları, Germiyanoğulları, Hamitoğulları, Aydınoğulları, Tekeoğulları, Eşrefoğulları, Kareisoğulları gibi beylikler vardı. İstanbul ve yöresinde Bizans İmparatorluğu egemendi, ancak bu İmparatorluk en zayıf dönemlerini yaşıyordu.
 
Moğollar akımlarını daha sonra Anadolu’ya yönelttiler ve 1243 Haziran’ında Selçuk İmparatorluğu ve egemenliği can çekişiyordu. İkinci Gıyaseddin Keyhüsrev’in ölümünden sonra Anadolu’da hem beyliklerin kendi aralarında,hem de Moğollarla beylikler arasında kıyasıya bir savaş başladı.
 
Anadolu’ya, Türkistan’dan kaçan din bilginleri aracılığıyla Ahmet Yesevi’nin kurduğu Sufilik felsefesi de girdi ve yer yer tekkeler kuruldu. Beyler kendi beyliklerini, erklerini güçlendirmek için bu tekkeleri korumaları altına aldılar. Tekkelerdeki dervişler gerektiğinde silahlanıp savaşlara katılıyor, hatta, Baba adı verilen önderlerinin yönetiminde zaman zaman beyliklere, siyasal erklere karşı ayaklanıyorlardı. Örneğin 1278 yılındaki Cimri, Baba İshak’ın “kılıç artıklarıyla” Selçuk Sultanı İzzeddin Keykavus’un oğlu olduğunu ileri sürerek ayaklanıp Konya’ya girdi.
Bu yıllarda Anadolu, yalnız devletlerin ve beyliklerin saltanat savaşlarını değil, dinsel savaşları da yaşıyordu. Ülkede, çoğunluktaki Müslüman nüfusun yanı sıra Ortodoks Hıristiyanlar (Bizanslılar ve Rumlar) ve Yahudiler de vardı. Sık sık akınlar yapan Moğolların arasında Şiilik kısmen yayılırken, öte yandan eski düalist ya da çoktanrıcılı dinler de varlığını sürdürüyordu. İran sınırlarında Sasanilerin eski dini Ateşperestliğin kalıntıları bulunuyordu. İslam dini içinde, pek yaygın olmasa da Rufaiye, Karzuniyyi gibi tarikatlar ortaya çıkmaya başladı. Kısacası, ortam, savaşların, bölünmelerin, başkaldırıların yer aldığı karışık bir ortamdı. Güçler sürekli el değiştiriyor, savaşların sonu gelmiyordu. Bitmek bilmeyen bu savaşlar içinde halk canından bezmişti. Kılıç ve ağır vergiler altında inleyen, yoksulluk ve ölüm korkusu içinde yaşayan insanların yakasına kıranlar, kıtlıklar da yapıştı. Öyle ki ölü insan eti bile yemek zorunda kaldılar.
 
Hergün ölümle yüz yüze, oğlunu uşağını, anasını atasını kara toprağa veren yılgın ve bezgin Anadolu insanı tutunacak bir dal, bir avuntu, bir umut ışığı arıyordu.
Ölümün, açlığın, acımasızlığın, kıran ve kıtlıkların kol gezdiği böyle bir ortamda doğmatik din adamları, mollalar ve hocalar, halkın umut kaynağı olacak yerde, dini katı yorumlayarak insanları ayrıca korkutuyorlardı: “Beş vakit namazını kıl, camiden mescitten çıkma, hacca git, oruç tut, şeytana uyma, yoksa cehennem ateşinde yanarsın, Sırat kıldan ince, kılıçtan keskin, geçerken günahlarının yükünü taşıyamaz gayya kuyusuna, alevler içine düşersin”. Doğmatiklerin vaazlarında Tanrı en küçük insansal zaafları bilecehennem ateşiyle cezalandırıyordu. Sevaplar ise bu dünyada değil, öteki dünyada cennet ve huri kızlarıyla ödüllendiriliyordu. Tanrı öfkeli ve cezalandırıcıydı.
 
Moğol istilaları yüzünden Türkistan’dan Anadolu’ya göç eden din bilginlerinin getirdiği Sufilik ise hoşgörüye dayanıyordu. Tanrı cezalandırmıyor, bağışlıyordu. Din bilgini ve filozof Ahmet Yesevi’nin geliştirdiği Sufilik Felsefe’si Evrenin toprak, hava, su ve ateş gibi dört maddeden oluştuğu görüşüne dayanan Yunan düşüncesinin, Tanrı’ya herşeyde gören bir tür Hint panthisme’nin, ve monoisme’in (gerçek tektir) İslam’ın kuralları ve değer yargıları içinde kaynaşmasıdır. Doğmatik ve skolastik görüşe göre: Evreni ve insanları yaratan Tanrı evrenüstü bir varlıktır ve insanlara benzemez. Sufilikte ise Tanrı evrenden farklı değildir. Tanrı, insan ve evrendeki tüm canlı, cansız varlıklar birbirlerini bütünler. Tanrı her şeyde, insanda, hayvanda, nesnede vardır. “Dağlar ile taşlar ile/ Çağırayım Mevlam seni / Seherlerde kuşlar ile çağırayım mevlam seni” der Yunus Emre. Yunus’tan çok ilginç olan bir örnek daha verelim:
 
“Hak bir gönül verdi bana ha demeden hayran olur
Bir dem gelir şadi Kılar bir dem gelir giryan olur
 
Bir dem cehalette kalır hiç nesneyi bilmez olur
Bir dem dolar Hikmetlere Calinus ve Lokman olur
 
Bir dem dev olur ya peri viraneler olur yeri
Bir dem uçar Belkıs ile insan sultanı can olur
 
Bir dem varır mescitlere yüz sürer orda yerlere
Bir dem kiliseye girer İncil okur ruhban olur
 
Bir dem gelir İsa gibi ölmüşleri diri kılar
Bir dem girer kibr evine Firavunla Haman olur
 
Bir dem döner Cebraile rahmet saçlar her mahfile
Bir dem şaşırır yolunu miskin Yunus hayran olur
 
Yunus’un bu şiirinde en iyi anlatımını bulan içinde Aleviliğin yeşerdiği Sufilik çoktanrıcılık’tan tektanrıcılığa dek Anadolu da bulduğu bütün inançlara, törelere, geleneklere-göreneklere, bütün eskil (antique) düşüncelere açıktı.
 
Alevi yazınında Türklerin göç ettiği Orta Asya’daki, Türklerin geldiği Anadolu’daki eski ve yeni uygarlıklar, kültürler ve inançlarla bağlantısını gösteren pek çok simgeler var. Burda biz en belirginleri olan hayvan simgeleri, Platonculuk ve hem Musevilik, hem Hıristiyanlık’ta bulunan Cabala’cılık üzerinde duracağız.
Geyik Simgesi:
 
Hacı Bektaş Veli’yi bir resminde koltuğunda geyikle görüyoruz.
Halk şiirimizde ve Alevi yazınında en çok işlenen simgelerden biri geyiktir. Kaygusuz Abdal’ın nasıl ozan olduğunu Alevi söylencelerinden izleyelim:
Alaiye Sancak Beyi’nin oğlu Gaybi onsekiz yaşında iken ava çıkar. Bir tepenin üstünde gördüğü ahuyu oklar. Kirişten çıkan ok ahunun sol koltuğuna saplanır. Geyik sıçrayıp kaçar, Gaybi bey at sürüp dağ bayır geyiği izler. Ahu Abdal Musa Sultan’ın dergahına girer. Gaybi Bey dervişlerden “buraya yaralı bir ahu geldi, o benim avımdır, verin” diyerek geyiği ister. Dervişler şaşırır, çünkü gerçekten de yaralı bir ceylan görmemişlerdir. Gaybi Bey’i şeyhlerine götürürler. Abdal Musa sorar: “Attığın oku görsen bilir misin?” Gaybi Bey yanıtlar: “Evet!” Abdal Musa, “Bak imdi gör okunu” diyerek kolunu yukarı kaldırır. Gaybi Bey, bakar ki ok şeyhin koltuğuna saplanmış duruyor. Meğer Abdal Musa, Gaybi Bey’e geyik şeklinde görünmüş. Delikanlı şeyhin eteğini öpüp ayağına baş koyar ve tekkeden ayrılmaz. Yıllarca hizmet edip feyz alır, derviş olur. Abdal Musa Sultan ona “Gaybi, tüm kaygılarından kurtulup şimdiden sonra Kaygusuz oldun” der.
 
Bir de Bursalı Geyikli Baba vardır. Bu efsanevi Türk dervişi Osmanlı Devleti’nin kuruluş döneminde Osman Gazi ve Orhan Gazi’nin yanında çeşitli savaşlara katılır. Bursa Osmanlılar’ın eline geçtiğinde, yaşı hayli ilerlediği için kendini tasavvufa verir, Uludağ’da geyiklerle birlikte tek başına yaşamaya başlar, bu nedenle de Geyikli Baba adıyla anılır.
Halk şiirimizde ve Alevi halk ozanlarının şiirlerinde de geyik simgesine sık sık rastlarız. Birkaç örnek vermekle yetinelim.
Yunus Emre:
“Su dibindemahi ile
Sahralarda ahu ile
Abdal olup yahu ile
Çağırayım Mevlam seni.”;
Pir Sultan Abdal:
“Kırk yıl dağda gezdim geyikler ile
Dost senin aşkından ben yana yana.”
Aşık Veysel:
“Sen bir ceylan olsan ben de bir avcı
Avlasam çöllerde saz ile seni.” diyor.
 
Türkler Anadolu’ya gelmeden önce de geyiği kutsal sayıyorlardı. Bir Göktürk efsanesinde ak dişi geyiğin deniz ve göl tanrıçası olduğu, ona zarar veren kimse ya da kabilelerin cezalandırıldığı anlatılır. Moğolların gizli tarihine göre Cengiz Han’ın atası olan gökten inmiş kurdun eşi bir dişi geyiktir. Geyik İslam dinince de saygındır. Mevlüt kitaplarının sonunda yer alan “Geyiğin Öyküsü”nde yaralı geyik Hamza’yı Peygamber’in yanına götürür, Hamza bu olay üzerine Müslüman olur.
 
Anadolu’nun Mezopotamya adı verilen bölgesinde, Dicle ve Fırat Nehirleri’nin kıyılarında, İ.Ö. 5000-3000 yıllarında yaşayan Sümerler, Akadlar, Babiller, Elamlar ve Asurlular da geyiği kutsal biliyorlardı. Eski Elamlıların tanrıları hayvan şeklindeydi. Sümerler ve Akadlar hayvanların da insan yaşamına benzer bir yaşam sürdüklerine, insan dili konuştuklarına inanırlardı. Bu antik uluslar yok oldular ama onların dinleri ve inançları değişik biçimlerde, varlıklarını sürdürdüler. Hıristiyanlığın önce Anadolu’da ve Yunanistan’da örgütlendiğini, dünyaya buradan yayıldığını biliyoruz. Geyiğin kutsallığı çoktanrılı Anadolu dinlerinden tek tanrılı Hıristiyanlığa da geçti. Abraham Lambs Princek’in büyüyü ve simyayı inceleyen “Felsefe Taşı” adlı kitabındaki ilginç bir gravürde, ormanda bir geyik ve at vücutlu, geyik başlı ve alnının ortasında tek boynuzu bulunan Licorne adlı masal hayvanını görüyoruz. Hıristiyan simyacıları ve filozoflarına göre geyik ruhun simgesidir.
Geyik, Roma ve Yunan mitolojisinde de işlenir. Tanrıça Artemis (Roma’da Diana) başta geyikler olmak üzere av hayvanlarını avcılardan korurdu. Mitolojiyi çok iyi bilen Arthur Rimbaud’nun “Kentler” şiirinden Tanrıça Diana’nın, yani Yunan dilindeki karşılığıyla Artemis’in geyikleri emzirerek doyurduğunu öğreniyoruz: Yukarda ayakları çağlayanın ve böğürtlenlerin içinde geyikler memelerini emiyor Diana’nı”n.”
 
Aslan
 
Hatayi bir şiirinde Hz. Ali’yi şöyle anlatır:
“Zülfikár ve kemer vardır belinde
Gazileri yürür sağ ve solunda
Peygamberi sundu miraç yolunda
Aslanım, kaplanım, şir’im Ali’dir.” (Şir Farsça aslan demektir.)
Kul Himmet de bir şiirinde
“Seyrangâhım oldu arşın yücesi
Düldülün sahibi, Kanber hocası
Server enbiyanın miraç gecesi
Yedinci kat gökte aslan olan şah” diyor. (Burada, “server enbiya”, yani peygamberlerin başı Hz. Muhammed, aslan olan Şah ise Hz. Ali’dir.)
Alevi mitolojisine göre, Hz. Muhammed göklerden uçarak Mirac’a giderken yolunu bir aslan keser. Muhammed yüzüğünü onun ağzına atar, aslan yol verir. Ertesi gün Muhammed miracını anlatırken Ali ağzındaki yüzüğü çıkarıp Muhammed’e verir.
 
Bütün eski uygarlıkların ve Türklerin de inancına göre aslan cesaret ve yiğitliğin simgesidir. Bilimin yanı sıra, cesaretiyle da ünlü Hz.Ali “Allah’ın Aslanı’dır. Alevi şiirlerde sık sık geçer bu.
 
Pir Sultan Abdal’dan bir örnek vermekle yetinelim:
 
“Hazreti Şahın avazı
Turna derler bir kuştadır
Asası Nil deryasında
Hırkası bir derviştedir
Nil deryası Umman oldu
Sararıp gül benzim soldu
Bakışı aslanda kaldı
Döğüşü dahi koçtadır”.
 
Alevi yazınındaki bu aslan simgesi nereden geliyor?
 
En eski kaynağa, 6000 yıl önceki Mısır Uygarlığı’na inelim. Firavunların mezarlarını bekleyen ve onları kötü ruhlardan koruyan dev Sfenks’in gövdesi aslan şeklindedir. Ayrıca Mısır kâhinlerinin kötü ruhları kovmak için söyledikleri ve büyülü gücüne inanılan dualarda da “aslan” sözcüğü sık sık geçer. Demek ki aslan adını anmak bile kötü ruhları korkutabiliyor. İşte, Ramses II (İ.Ö.1292-1225) döneminden kalma bir ilahinin bazı sözcükleri: “Ey aslan! karayüzlü, gözleri kanlı
Parçalanır ağzında tüm kötü ruhlar”
 
Mısırlılar kadar eski bir uygarlığa sahip olan (İ.Ö.4000) Fırat Vadisi’ndeki Sümerler’in inançlarına göre insan tanrılar hayvanlardan doğar ve hayvanlar da insanlar gibi konuşur, insan gibi davranırlar. Bir Sümer kralının harp’ı üstündeki resimde, efsanevi kahraman Gılgamış iki koluyla insan başlı iki boğaya bellerinden sarılır, bir aslan ve köpek tanrılara adanacak olan kurbanları taşırlar… Bir Sümer destanında da efsanevi kahraman Gılgamış aslanları, kaplanları ve boğaları dize getirir. Sümerlerden kalan silindir mühürlerde Gılgamış, aslanlar, boğalar ve vahşi yaratıklarla savaşırken betimlenir.
Mısır’ın Sfenksini İ.Ö.2000 yıllarında İç Anadolu’da kurulan Hititler’de de buluyoruz. Kentleri kötülüklerden koruması için Hititler kent kapılarının önüne aslan heykelleri yapıyorlardı. Yazılıkaya’da bulunan kabartmalarda tanrı “Hebat”, aslanın üzerine basar biçimde betimlenir.
 
Aslan bütün antik Anadolu uygarlıkları boyunca gücün simgesi olarak varlığını sürdürdü. Phrygialılar’da ana Tanrıça Kybele’nin kutsal hayvanı aslandır ve kaya anıtlarında Tanrıça, yanında aslanla betimlenir.
 
Anadolu’dan uzaklaşalım. Komşu Yunanistan’da Gılgamış’ın yerini Herakles alır. Herakles Argolide’in Neme bölgesindeki, Orthos ve Echidra’dan olma derisine mızrak geçmeyen güçlü aslanı öldürerek kendi gücünü ve cesaretini de kanıtlar. Bilge Aristo yanında bir ağaç ve bir aslanla resmedilir.
 
Aslan tek tanrılı dinlerde de varlığını sürdürür. Süleyman Peygamber’in fildişi tahtının eteklerinde iki aslan ve iki de kartal yavrusu vardır. Süleyman Peygamber tahtına yaklaşırken aslanlar kükrer, kartallar havalanıp başının üstünde kanat çırparlar.
 
Hindistan’da aslan, krallığı ve Budha’yı simgeler. Budhizm bu simgeyi bütün Güneydoğu Asya’ya yaydı. Aslan betimlemesine Çin’de, Tang Hanedanı döneminde oynanan bir aslan dansı vardı ve bu dans aslında eski bir Türk oyunuydu.
 
Gökyüzü ve yeraltı yolculuklarında Şamana aslanlar ve kaplanlar yardım ederdi. Hanname’de Uygur kağanları, sultanlar ve hanlar aslan sanlarıyla adlandırılır. Cengiz Han’ın soyu bir aslan tarafından büyütülüp emzirildi. Moğolların atası sayılan Alankova Hatun, pencereden ay ışığı gibi süzülüp ve aslan biçiminde odadan çıkan bir varlıktan gebe kalır.
Demek ki Alevi Türkmenlerin ataları Orta Asya’dan Anadolu’ya gelirken gücün ve kuvvetin simgesi olarak aslana saygı duyuyorlardı. Anadolu’da da Mısır’dan geçip Sümerler, Akadlar ve Hititler arasında yayılan aynı inancın izlerini buldular. Aslan daha bir büyüyüp kutsallaştı gözlerinde. Böylece, son peygamberin gönül gözünü açan Hz. Ali, aslan biçimine girer ve “Allah’ın Aslanı” olur.
Yılan
 
Buluşma yerine Hacı Bektaş Veli duvara, Ahi Evran ise bir yılanın üstüne binerek gelir. Alevi mitolojisinde ve Alevi şiirlerinde şeyhlerin aslanların üstüne bindiğini ve kırbaç olarak da yılanı kullandığını görürüz. Alevi yazınındaki bu yılan simgesi Anadolu kökenlidir. Orta Anadolu’da devlet kuran Hititlerin masallarında dev yılan İlluyanka, fırtına tanrılarıyla savaşır. Bergama’daki bir duvar kabartmasında göklerin egemeni Zeus yılanlarla mücadele eder. Laokoon ile oğulları dev bir yılanla boğuşur. Antik Yunan ve Roma kabartmalarında, Selçuklular döneminde, Van, Kars, Malatya, Erzurum, Erzincan, Tokat, Urfa, Batı Anadolu ve Ege yörelerindeki, Konya Kalesi’ndeki kabartmalarda yılan figürünü sık sık görürüz.
Geniş bir düşünce özgürlüğüne dayanan Alevilik, çoktanrılı Antik Anadolu dinlerinin yanı sıra tek tanrılı diğer dinlere, Musevilik ve Hıristiyanlığa da kapılarını kapatmamıştır, Tevrat’a göre Tanrı, Aden Bahçeleri’ne yerleştirdiği Adem’e “Bahçedeki her ağacın meyvesinden dilediğin gibi ye, ama ortadaki, iyilik ve kötülüğe gözleri açan bilim ağacından yemeyeceksin” der “Tanrının yarattığı hayvanların en bilicisi” olan yılan Havva aracılığıyla Adem’i kandırır. Her ikisi de, yasaklanan bilim ağacının meyvesini yiyerek ilk günahı işler, ölümsüzken ölümlü olurlar. Yine Tevrat’a göre, Musa kavmini yılanın kötülüğünden korumak için çelik bir yılan yontusu yaptırır.
Hıristiyan mitolojisinde, Mısır çöllerinde inzivaya çekilen çilekeş Aziz Antoine’a iblisler yılanlarla eziyet ederler… Richelieu Kütüphane Memuru Jacgues Gaffarel’in (1601-1681) bir yapıtında belirttiğine göre, Fatih’in İstanbul’u fethi sırasında saraydaki bronz bir yılan heykelinin çenesi kırılmış ve o anda itibaren Anadolu’da ve Trakya’da yılanlar çoğalmış.
 
Kuş Şekline Girme
 
Hacı Bektaş Veli, Müslümanların mallarını yağmalayan Bedehşan halkıyla savaşmaya şahin donunda (kılığında-şeklinde) gider, savaşı bitirince de silkinip güvercin halini alır, Horasan’a uçar, Horasan erenleri verdikleri davete Ahmet Yesevi’yi çağırmak için turna donuna girerler, Yesevi de onları turna kılığında karşılar. Hacı Bektaş’ın halifelerinden Sarı İsmail, Tavas’a çarpışmaya giderken sarı doğan donuna bürünür.
Şairlerden de örnekler verelim. Hatayi’nin şiirinden
“Beli dedik beliye
Ezelden ezeliye
Bir güvercin car geldi
Ol hazreti Aliye”,
“Beli dedim bestine
Aşık oldum üstüne
Gökten bir şahin indi
Alinin dizlerine.”
Şiir sürüp gider. Şahin, Hz. Ali’ye sığınan avını, güvercini ister, Ali vermez. Sonra güvercinde, şahin de silkinip er olurlar
“Can Hatayım nur oldu
Hepbu sözler sır oldu/
Şahin ile güvercin
Her biri bir er oldu.”
Pir Sultan Abdal’dan:
“Hazreti Şahın avazı
Turna derler bir kuştadır
Asası Nil deryasında
Hırkası bir derviştedir.”
“Güvercin donunda durur
Cümle eksikler yitirir.”
“Kuş olup güvercin donunu giyen
Uyan dağlar uyan Ali geliyor.”
Bu kuş simgesinin kökenine inersek: Göktürkler’de, bir Kağan’ın oğlu beyaz kuğu şekline girer. Dede Korkut öykülerinde Azrail onu öldürmek isteyen Deli Dumrul’un elinden güvercin şekline girerek kurtulur.
Dört Öğe
Toprak, Su, Hava, Ateş
“İş bu tenin yapısı ateş, yel, toprak, sudur
Yunus sen gör özünü suda, toprakta mısın?” diyor
. “Ateşi, suyu, toprağı, yeli
Bünyad kılan Yezdan benim” diyor Yunus Emre
Yediyüz yıl sonra Aşık Veysel ne söylüyor:
“Diyorlar ki dünya evvel su imiş
Oku, anla, dünya nedir, ne imiş”,
“Topraktandır cümle beden
Nefsini öldür ölmeden.”,
“Tabiata Veysel âşık
Topraktan olduk, gardaşık.”
Halk şiirimizdeki, Bektaşi ve Alevi şiirindeki, Evrenin ve insanın yaratılışıyla ilgili bu dört öğe, toprak, hava, su, ateş nereden kaynaklanıyor? Tevrat yaradılışı şöyle açıklar: “Tanrı birinci gün gökleri ve yerleri, ışığı, sonsuz boşlukta dolaşan ateş tozlarını yarattı. İkinci gün suları ayırdı, gökyüzünü yarattı. Üçüncü gün sular toplayıp deniz yaptı, karalar ortaya çıktı. Dördüncü gün, gündüzü geceden ayırmak için ışık tozlarını birleştirip ateş topu güneşi ve yıldızları, beşinci gün havadaki ve sudaki canlıları, altıncı gün karadaki canlıları ve insanı yarattı. Yedinci gün dinlendi.”
 
Anadolu’da Bektaşiliği kuran ve Aleviliği geliştiren Ahmet Yesevi’nin öğrencileri, yaradılışla ilgili bu dört öğeye yabancı değildiler. Gök (hava) ve yer (toprak) tanrıları vardı. Gök, her biri ateş olan güneşi, ayı, yıldızları, yer ise canlı olarak kabul ettikleri dağları, tepeleri, taşları, kayaları, ağaçları ve suları içeriyordu. Anadolu’da ise ayrıca komşu Yunanistan’dan gelen Yeni Eflatunculuk’la karşılaştılar. Eflatun (Platon) “cosmose” (Evren) kuramında, evrenin dört elementten; Ateş, toprak, hava ve su’dan yaratıldığını söyler.
Alevilik’teki, olgun insan olmak için geçilmesi gereken dört kapının, şeriat, tarikat, marifet ve hakikat kapılarının bu dört öğeyle yakın ilişkisi vardır.
 
SÖZÜN BÜYÜSÜ VE KABALE
 
Alevilik ve Alevi yazınının İslam’ın dışındaki din ve inançlardan etkilendiğini gösteren örneklerden biri de sözün büyüsü diyebileceğimiz, ilk kez Musevi dinbilginlerinin ortaya attığı daha sonra Hıristiyanlığa da geçen “kabale”dir. Türkler Orta Asya’dan göç ettiklerinde, gerek Anadolu’da, gerek Anadolu’ya komşu Mezopotamya’da Yahudiler de vardı. Böylece sözün büyüsü kabale Alevi yazınına geçti.
Bazı Bektaşi ve Alevi ozanlarının şiirlerinde, pir’lerin, şeyhlerin sözlerinde tümüyle anlamsız sözcükler vardır ve bu anlamsız görünen sözcükler güya gizli anlamlar taşırlar ve Bektaşi ve Alevi din bilginleri onlar üstüne çeşitli yorumlar yazarlar. Barak Baba’dan bir örnek verelim:
Bismillahi dem her dem
Bu dem dem dem dem bu dem
Yom yazar hayır yazar
Yom vardır yola düzer
Yom vardır yoldan azar
Dünkü pazar ne pazar
Pazar bugünkü pazar
Yolunda nite azar
Karşı karşı çardaklar
Karsa karsa oyunlar
Dokuz öküz bir sokum
“Yom”: hayır, kutluluk, “Karsa karsa” ise el çırpa çırpa anlamına geliyor. Bir başka örnek daha verelim:
“Çıktım erik dalına
Orda yedim üzümü
Bostancı, öfkeli, der,:
Ne yersin cevizimi.”
 
Dünyanın en eski dinlerine “animizm” diyoruz. İnsanlar kötü ruhlardan korkar, onlardan korunmak için kemik, renkli taş, midye, istiridye kabuğu gibi “fetiş” denen şeyler taşırlardı. Nazar boncuğu o eski çağlardan kalmadır. Bir de sözün büyüsüne inanılıyordu. Din adamları tapınma törenlerinde, kötü ruhları kovmak için büyülü ve anlamsız sözcükler söylerlerdi.
Bu sözcükler tapınakların girişindeki anıtlara yazılırdı. Derilere ya da papirüslere yazılıp üstte taşınırdı. Muska da işte bu eski çağlardan kalmadır. Orta Asya’da “Şamanlar”ın da dinsel törenlerinde, müzik eşliğinde dans edip anlamsız büyülü sözcükler, tek tanrılı dinlerde önce Museviliği, daha sonra da Hıristiyanlığa “Kabbale” adıyla girdi.
Nedir Kabbale, kökeni nerededir, nereden kaynaklanıyor, araştıralım. Londra Üniversitesi’nin eski Rönesans Tarihi Profesörü ve İngiliz Akademisi’nin üyesi Frances A.Yates “La Philesophue Occulte a L’Epogue” adlı yapıtında şunları söyler: “kabbale sözcük olarak gelenek (tradition) anlamına gelir. Kabbale’cıların inancına göre on iki buyruğu verirken Tanrı Musa’ya ikinci bir açıklama yapıp bu dinsel yasaların açık anlamıyla birlikte gizli anlamını da öğretmiş. İşte bu ikinci gizli anlam onu bilenler aracılığıyla sonraki kuşaktan bazı kimselere de öğretilmiş. Kabbale bir tür gizemcilikti, tarikattı ve kökleri yalnızca Tanrı’nın insanla konuştuğu kutsal dil olan İbranice alfabesi üstüne yeni bir araştırma yapılarak, İbranice metne dayanan kabbale incelemelerin dışında, Tanrı’ya erişmeyi ülkü edinen, dinsel bir gözlem olan Kabbale da, yüce amacına ters düşmesine rağmen, kolaylıkla dinsel büyüye dönüştü (…) Katalonyalı gizemci filozof Raymond Lulle’ün (1323?-1316) yaşadığı dönemde İberik Yarımadası’nda üç büyük dinsel ve felsefi gelenek egemendi. Hıristiyanlık ve Katoluk Kilise üstün durumdaydı ama ülkenin büyük bölümü hâlâ Müslüman Arapların buyruğu altındaydı. İspanya’nın İslam gizemciliğiyle, felsefesiyle, sanatıyla ve bilimiyle parlak bir uygarlık vardı ve bu parlak uygarlığa kapılar kolaylıkla açılıyordu. İspanyol Yahudileri felsefelerini, bilimlerini, tıbbi ve diğer adı kabbale olan gizemciliklerini yoğun bir biçimde geliştirdiler. Katolik bir Hıristiyan olan Lulle’ün usuna şöyle yüce bir düşünce geldi. Her üç dinsel gelenekte de ortak olan ilkeler üstüne kurulmuş bir sanat, bu üç geleneği de ortak bir felsefe, bilim ve gizemcilik çerçevesinde bir birleştirmeye hizmet edebilirdi. (…) Lulle’ün sanatını dayandırdığı, Hıristiyanlar, Müslümanlar ve Musevilerce ortak bilimsel ilke elementler kuramıydı. Elementler kuramının tarihsel kökenini burda ayrıca açıklamamıza gerek yok. Lulle zamanında bu kuram doğaya değin bir öngerçek (postulat) olarak bilim adamlarınca kabul ediliyordu. Kurama göre fiziksel dünyadaki her şey dört elementten toprak, su, hava ve ateşten oluşur. Soğukluk, yaşlık, kuruluk, ve sıcak da dört elementin sonuçlarıdır. Kendi aralarında çeşitli bileşimler, çeşitli uyumlar ya da zıtlıklar meydana getirirler. Aynı kuram yıldızlar dünyasında da varlığını sürdürür. Yedi uydu ve on iki burç da evrende soğuk, yaş, kuru ve sıcak gibi etkiler doğururlar. Yıldızların bu elementsel etkisiyle onların yersel elementlerle ilişkilerinin kökeninde astroloji bulunsa bile elementler kuramının kendisi astrolojiye dayanmaz, bir yıldızlar bilimidir. Lulle “Tratatus de astronomia” adlı yapıtında, kurduğu sanat’tan yararlanarak, hesaba ve elementlerin niteliksel derecesine (graduation) dayanan bir yıldız tıp kuramı ve yöntemi de koydu(..)
Lulle’ün sanatını dayandırdığı ve her üç dinsel gelenekçe de desteklenen dinsel ilkenin kalkış noktası Hıristiyanlar, Müslümanlar, ve Musevilerin Tanrı’nın Adlarına ya da Nitelikleri’ne verdikleri büyük önemdi. Lulle’ün Tanrı’nın Meziyetleri şeklinde adlandırdığı bu nitelikler iyilik (Bonitas), Büyüklük (Magnitute), Edebiyat (Eternitas), Güç (Potentas), Bilgelik (Sapientia), İrade (Volunas), Erdem (Virtus), Salt Gerçeklik (Veritas), ve Tûtku’dur (Gloria). Müslüman, Musevi ve Hıristiyan dindarlarının hepsi de Tanrı’nın iyi, büyük, ebedi, güçlü, bilge vb. olduğu konusunu tartışmasız kabul edeceklerdir(…) Lulle’ün ortaya koyduğu sanatın olağanüstü özelliği Tanrı’nın isimleri, nitelikleri, meziyetleri gibi hayli soyut ve hayli yüce kavramları alfabetik bir kavramla saptayabilmek olmuştur.
Tanrı’nın adlarını ya da niteliklerini belirten dokuz sözcüğün baş harflerini alır. Bunlara dört elementin, toprak, hava, su ve ateşin simgesi olarak ABCD yi ekler. On üç harfi bir merkezden yönetilen çarklara koyarak çeşitli bileşimler elde eder. Basit gibi görünen bu sanat aslında karmaşıktır. Harflerin çeşitli bileşiminde cebir rol oynar. Geometri işin içine girer. Üçgen Tanrı’yı, yedi uydu ve on iki burcu içerir, daire gökleri, dörtgen dört elementi simgeler. Lulle herflerin çeşitli bileşimlerini ve geometrik şekilleri yorumlayarak insan ve evren üstüne yeni bilgiler edinmeye çalışır.
 
Bir tür Platonculuk olan felsefesinde “doğal” mantıkla olgunlaştırılmış Aristo kategorileri de rol oynar. Lulle Eflatuncu ya da yeni Eflatuncu gizemciliğin Müslümanlarca nasıl yorumlandığını biliyordu. Ama sanatın kuruluşunda en çok Yahudi Kabbale’sı etkendir. Kabbale gelişiminin en yüksek düzeyine Orta Çağ İspanya’sında ulaştı. Bu İspanya Kabbale’sının kökeninde on Sepniroth’lar öğretisi ve Pahudi alfabesinin yirmi iki harfi vardır. G.Scholem’e göre On Sepnironth Tanrı’nın en çok bilinen on adıdır. İbrani alfabesindeki yirmi iki harf de, kabbalist’lere göre Tanrı’nın adı ya da adlarıdır. Tanrı’nın yaratıcı dilidir. Kabbalistler bu harflere bakarken Tanrı’ya ve yaradılışa da bakar. Onüçüncü yüzyıl İspanyol Yahudilerinden Abraham Abulafia İbranice harfleri sonsuz bir değişim ve bileşim dizisi içinde birbirlerine bağlayarak karmaşık bir düşünce tekniği ortaya koydu. Lulle’ün sanatındaki Tanrının Adları ya da Nitelikleri ve harflerin yan yana getirilme tekniğini yahudi kabbale’ından kaynaklanır. Ancak Yahudi Kabbale’sında Tanrı’nın isimleri İbranice’dir ve çeşitli bileşimler kurmaya yarayan yirmi iki harf İbrani alfabesindedir. Hıristiyan Kabbale’sının önderi diyebileceğimiz Lulle’ün sanatında ise Tanrı’nın adları Latince’dir ve harflerde Latin alfabesinden alınmadır.
 
Başlangıçta gizembilim felsefesi olan kabbale giderek büyüye dönüştü. Ya bazı harfler yan yana getirilerek anlamsız yeni sözcükler türetilir, ya da kutsal metinlerden sözcükler alınır ve bunlardan gerek şeytanın hışmına karşı korunmaya, gerek kara büyü yapmaya, ya da kara büyüyü bozmaya yarayan anlamsız formüller oluşturulur.
 
Alevilik ve Alevi yazınının eskil Anadolu’ya bağlantılarını kanıtlayan hayvan simgelerinden, yeni Platonculuk’tan ve kabale’den, yani sözün büyüsünden örnekler verdik. Aleviliğin Arap ve Arabistan kökenli Sünni mezheplerden çok farklı, Türk ve Anadolu kökenli bir inanç olduğunu bir kez daha vurgulayarak, sosyal kurum ve kuruluşlardan da bir örnek verelim. En belirgin örnek bu inanç kolunun kadına karşı saygılı ve eşitlikçi tutumudur.
 
Kuran ve Sünni mezheplerin kadına bakış açısını görelim.
Bakara Suresi, 223: “Kadınlarınız tarlalarınızdır. Tarlalarınıza dilediğiniz gibi girin.”
Bakara Suresi, 228: ” Erkekler kadınlardan üstündür.”
Erkek dilediği zaman tek bir söz ya da bir yeminle karısını boşayabiliyor, sonra dilerse yeniden alıyor. Ancak, eğer iki kez aynı şeyi yapmışsa, yeniden evlenebilmesi için kadının başka bir erkekle yatması, alçatıcı ve aşağılık bir duruma girmesi gerekiyor.
Bakara Suresi, 230: Erkek kadını bir kez daha boşayacak olursa bundan sonra kadın başka bir kocaya varmadıkça eski kocasına helâl olmaz.
Ahzap Suresi, 59: “Ey Peygamber, eşlerine ve kızlarına, ve inananlarınkadınlarına söyle; dışarı çıkacakları vakit dışarıya mahsus elbiselerini giysinler.” Ne dendiği pek belirgin olamamasına rağmen Sünni mezhepler bu ayete dayanarak kadını kara çarşafın içine gömdüler.
Nisa Suresi, 3: “Beğendiğiniz, hoşunuza giden başka kadınlardan iki, üç ve dört kadın alın.”
Nur Suresi,2: “Zina eden erkekle zina eden kadının her birine yüzer sopa vurun.”
Nur Suresi, 3: “Zina eden erkek ancak zina eden kadını yahut şirk koşan kadını nikahlayabilir ve zina eden kadın da ancak Zina eden erkekle, yahut şirk koşan kadını nikahlıyabilir ve bu inananlara haram edilmiştir.”
Nur Suresi’ndeki 3. Ayetin anlamı şu: Zina eden kadını zina ettiği erkek almazsa o kadın ömür boyu evlenemez. İyi de İslam’daki bu zina’nın kökeni nedir? Namuslu bir kadını namus dışında ve herhangi bir nedenle kocası boşamışsa o kadın kendisini boşayan kocanını izni olmadan başkasıyla evlenemiyor ve kurduğu ilişki bile zina sayılıyor.
İslam Dini’nde kadın haklarını çiğneyen daha pek çok yargılar ve uygulamalar var. Kız çocuk mirastan erkek kardeşinin aldığı payın ancak yarısını alabilir. Erkeğin tanıklığını ancak iki kadın doğrulayabilir ya da çürütebilir. Yani kadın yarımdır. Kadın erkeklerle birlikte oturamaz, ibadete katılamaz. Kadının ölüsüne bile saygısızdır Sünni inanç. Kadının cemazesi camiye ne zaman getirilmiş olursa olsun, bütün erkek ölülerin cenazesi kaldırılmadan kadının cenazesin kaldırılamaz.
 
Bütün bu kurallar üstünde silindir gibi geçer Alevilik. Hacı Bektaş Veli kadını küçülten softa, yobaza şöyle seslenir:
“Erkek dişi sorulmaz muhabbetin dilinde
Hak’kın yarattığı her şey yerli yerinde.
Bizim nazarımızda kadın erkek farkı yok.
Noksanlık ve eksiklik senin görüşlerinde”
 
Kadıncık, Ana Hacı Bektaş Veli Tekkesi’nde ve tekke yönetiminde etken bir rol oynadı. Aynı rolü Taptuk Emreler’in Edebâlilerin eşleri de benimsedi. Aleviler birden çok kadınla evlenmeyi hor görür, boşanmış kadının bir başkasının yatağından geçtikten sonra eski kocasıyla yeniden evlenebileceği şeklindeki görüş ve düşünceyle alay eder. Kadın dinsel törenlerde, cem ayinlerinde erkeklerle birliktedir. Haremlik selamlık yoktur. Aleviler namus ve namusuzluğun örtüde, örtünmede değil, beyinde ve yürekte olduğunu bilirler. Kadın yarım değildir, kocasıyla eşittir ve eşit haklara sahiptir. İslam’ın Sünni koluyla Alevilik arasındaki bu farklılıklar Sünniliğin Araplardan Aleviliğin ise Türklerden kaynaklanan bir inanç olduğunun açık göstergesidir. Gerek Dede Korkut Masalları’nı, gerek eski Türk destanlarını okuduğumuzda toplumsal yaşamda kadının erkekle eşit olduğunu görürüz. Önemli kararlar verilirken erkeğin yanındadır kadın. Evinde söz sahibi. At koşturur, ok atar, savaşlara katılır. Ertuğrul’un, Osman’ın ve Orhan’ın kadın savaşçılardan oluşan “Bacılar Bölüğü” vardı.
 
Örnekler çoğaltılabilir, bu kadarla yetinip üçüncüye geçeyim: ” Aleviliğe dinde reform, sanatta rönesans, düşüncede aydınlanma” yönündeki fikirlere gelince; Bende kesinlikle aynı fikirdeyim. Bu yargıya beş yüzyıl önce Avrupa’nın reformcu ve rönesansçıları varmışlar. Seghers Yayınevi’nin sahibi, Fransız düşünürü ve yazarı Pierre Seghers ” Yunus Emre, L’Amour Sublime” adlı kitabında şunları söyler: “Yunus’un şiirleriyle Batı Dünyası ilk kez 1438 ve 1458 yılları arasında Osmanlı cezaevinde yatan bir İtalyan sayesinde karşılaştı. Bu italyanın çevirilerini onaltıncı yüzyılın başlarında Martin Luther, Erasmus ve Sebastian Frank kendi dillerine aktararak Avrupa’ya tanıttılar. Şöyle bir soru akla geliyor: Rönesansın bu üç hümanistinin zihinlerine, onları zincirlerinden kurtaran düşüncenin ilk tohumlarını onlardan iki yüz yıl önce yaşayan bu genç Türk dervişi mi attı acaba?” Dinde reform yapan Martin Luther’in esenlik bildirisiyle barışa, insan sevgisine ve esenliğe çağrı yapan Yunus’un şiirleri arasında çok yakın benzerlikler var. Ayine müzik aygıtını ve dansı sokan, resmi ve yontuculuğu yasaklamayan; insana, yani bütün dünya uluslarına bütün ulusların inançlarına ve bilime saygı duyan Alevilik elbette dinde büyük bir reform, düşüncede rönesanstır. Yazımıza önemli bir noktayı vurgulayarak son verelim. Günümüz Aleviliğine “Şia” lıktan yalnızca bir mitoloji miras kalmıştır. Düşünce yönünde Alevilik Şialık’tan çok farklı bir mezhep, hatta başlıbaşına, ayrı bir dindir.
 
Sorularımı yanıtladığınız, bizi kırmadığınız için teşekkürler. Ben teşekkür ederim.
 
YURT II
 
Evlere ateş düştü dağlar duman içinde
Nice canlar gördük biz bu zaman içinde
 
Yağmaladılar mülkü yetim koydular halkı
Bozuk düzenin çarkı dönüyor kan içinde
 
Dağ taş cesetle dolu kopmuş bacağı kolu
Başında kurtlar döner kurt kaynar ten içinde
 
Ekini ot bürümüş meyve dalda çürümüş
Azrail pusu kurmuş bağda bostan içinde
 
Bülbül kesmiş sesini arar yavuklusunu
Yitirmiş kokusunu gül gülistan içinde
 
Sivas iline vardım Sultan Abdalı sordum
Yanmış bedenler gördüm alevi duman içinde
 
Kırılırken fidanlar solarken körpe canlar
İnsan eti yiyenler gezer meydan içinde
 
Hak divanına çıktım bir ateş de ben yaktım
Duruşmamız kapalı elleri kan içinde
 
(Erdoğan ALKAN, Düş Gezgini, 177)
 
Söyleşi: 1995, İstanbul
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

ÇOK OKUNANLAR

KANADALI ANAGOLD FİRMASININ TOPLUMU YANILTAN KAMUOYU AÇIKLAMASI

  Altta Anagold Madenciliğin kamuoyu duyurusu ve ben bu duyuruya dair bölüm bölüm tartışmaya çalışacağım. Öncelikle bu kamuoyu açıklaması açık ve şeffaf bir açıklama gibi...

İŞÇİ/ EMEKÇİ ŞİİRLERİ EKSENİNDE İŞ CİNAYETLERİ KONULU BİR ÖRNEK: ADNAN YÜCEL EMEKÇİYE ŞİİRLER I-II

Dev bacalar yükseliyor üstümüzden Kemiklerimizden gökdelenler Kimler basmıyor bu dağ yüreğe Basıp da devleşmiyor kimler Nice şirketler nice bankerler Nice petrolcüler nice armatörler Kasalar bankalar holdingler Silah fabrikatörleri işbirlikçiler Ve...

Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi Basın Açıklaması

Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi 18 Haziran 2022 Basın Açıklaması Bugün 2001 yılından beri her yıl 20 Haziran’da kutlanan Dünya Mülteci Günü vesilesiyle biraradayız. Ve bugün, tüm...

ALEVİ YAZININDA ANADOLU’NUN KÖKLERİ VE SÖYLEŞİ ERDOĞAN ALKAN’LA

        Ülkemizin çok üretken edebiyatçılarından birisi olan Erdoğan Alkan edebiyatın birçok dalında eser verdi. Başta çeviri şiirleri olmak üzere, şiir üzerine yaptığı çalışma ve eserleriyle...

SON YORUMLAR

Ikbal kaynar on SALİH BOLAT VEFAT ETTİ
Mehmet Konyali on GICIR GICIR
Bilgehan Oğuz on “ÖDÜL SİSTEMİ”
Rasim Aşın on “ÖDÜL SİSTEMİ”
Ikbal kaynar on 46’LI
Yuksel on HIDIR DAYI
Gülbahar Yılmaz on ABU
Mustafa Düzgün on İZLER
B.Nur Erkoç on İZLER
Nur Erkoç on ASKIDA EKMEK
Özgür BAŞKAYA on #YargıtayTahliyeEt
Prof. Dr. İbrahim Bozkuş on HAŞHAŞ GAZETESİ VE KAYMAKAM ABDÜLKADİR AKSU
Ikbal kaynar on ŞİİRİM ISITIR SENİ
gulhan genc on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on BOŞ EV
Rafet Canpolat on BOŞ EV
Atilla IŞIK on BOŞ EV
Deniz on BOŞ EV
Arif Sürücü on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on ASKIDA EKMEK
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultam on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gökhan GURBETOĞLU on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gürel SÜRÜCÜ on HAYIR BABA TÜRBESİ
İlter koçak on HAYIR BABA TÜRBESİ
Fikret Ökmen on GUNDİ
Perihan sever dirican on GUNDİ
Hatem on GUNDİ
Selim DURMUŞ on GUNDİ
Hüseyin Ceylan on BERBER  
Tacettin Mert on İŞÇİ
Tacettin Mert on AGORA MEYHANESİ
Gökhan GURBETOĞLU on ANNE ÖP DENİZİ
Songül on ŞİDDET
İsmet Çallıbay on ANNE ÖP DENİZİ
Erdem KAYA on İKİ ARADA BİR DEREDE
Gürel Sürücü on ŞİİRE DAİR ÖNERİLER (2)
Hulusi keleş on AYRIK OTU
Gürel on AYRIK OTU
Mehmet İşbitiren on AYRIK OTU
Bir amatör futbolcu on AMATÖR TİYATROCULARIN DRAMI
Hasan GÜL on KUTSAL EKMEK