9 C
İstanbul
Çarşamba, Eylül 30, 2020
Ana Sayfa Edebiyat ÖDÜLLÜ ÖYKÜ KİTAPLARINDA DİL SORUNLARI

ÖDÜLLÜ ÖYKÜ KİTAPLARINDA DİL SORUNLARI

ÖDÜLLÜ ÖYKÜ KİTAPLARINDA DİL SORUNLARI *
N
icedir ödüllü öykü kitapları üzerine çalışıyorum… Bu kitaplar üzerine çalışırken, ilk elde, yazarın/yapıtın diline anlatımına bakıyorum. Yazık ki, pek çok sorunla karşılaştım bu kitaplarda.

            Üzerine çalıştığım ödüllü öykü kitaplarında saptadığım sorunlar şunlar:

            -Dil bilinci yoksunluğu.

            -Dilin (Türkçenin) özensiz kullanımı.

            -Dilin kaba kullanımı.

            -Türkçe olmayan sözcük kullanımı.

            -Türkçenin yapısını bozan yaygınlaşmış tutumlar.

            -Türkçenin yapısını bozan biçimsel dil oyunları.

            -Yazı imlerinin yanlış kullanımı.

            -Aşırı uzun veya tek sözcüklü tümceler.

            -Anlamsız, sahte tümceler.

            -Her tümcede karakterin adını yinelemek.

            -Nesneye uygun olmayan kavram kullanımı.

            -Daldan dala zıplayan anlatım.

 

            Dil bilinci yoksunluğu

            Cengiz Gündoğdu, yazında dil konusu için şöyle der; “(…) dil, yazar için hem araçtır, hem amaçtır. Bu anlamda diyalektik bir işlevi vardır dilin. Dil araçtır. Yazar, dil aracılığıyla nesnel gerçekliği yaratacaktır.(…) bozuk bir dille yansıtılamaz dünya. (…) Dil amaçtır. Yazar, dilin boyutlarını, kullanım alanını genişletecektir.” (1)

            Bu yazıda anılacak ödüllü yazarlarda, dilin bu diyalektik işlevini göremiyoruz. Yapıtlarında, nesnel gerçekliği yansıtmak, dilin boyutlarını, kullanım alanını genişletmek bir yana; yüzyıllar boyunca dilde oluşturulan birikimler göz ardı edilip, Türkçenin yapısını bozacak, anlam bulanıklığı yaratacak uygulamalara yönelmişlerdir. Kanımca, bu yönelişin nedeni, bu yazarlarımızda dil bilincinin olmayışıdır.

            Dil bilinciyle yazan bir yazar, o dili bozacak etkinlikler içinde olmaz. Tersine, o dilin gelişimi için elden geldiğince katkı yapar. Kendinden önce yaratılan birikimi görmezden gelmek bir yana, o birikimi çoğaltmanın kaygısını taşır.

            Dil bilincinden yoksun ödüllü yazarlarımızda bu kaygıyı, bu yükümlülüğü göremiyoruz.

 

            Dilin (Türkçenin) özensiz kullanımı

            Nurullah Ataç’a göre, yazar, “özen düzen düşünmeksizin, kalemin ucuna nasıl gelirse öyle yazmamalı. (…) biçim güzelliğine, deyişin akıcılığına, sözün yerinde kullanılmasına” (2) özen göstermeli.  

            Üzerine çalıştığım ödüllü yazarlarımız, “özen düzen düşünmeksizin, kalemin ucuna nasıl gelirse öyle” yazmışlar öykülerini. “biçim güzelliğine, deyişin akıcılığına, sözün yerinde kullanılmasına” özen göstermemişler. Öykülerden alıntıladığım örneklerle bu özensizliği görelim şimdi.

            İlk örnek, 67. Yunus Nadi Öykü Ödülü’yle ödüllendirilen Bora Abdo’nun “ay gitti ninnisi” öyküsünden…

            “Sol gözüme, kusacağım, sol yanağıma, sol kaşımdaki derin yara izine, ağrı, diş, çürük, kesik, kablosu yeşildi, kilidi kırık, on yıl önce, kaba telefon, zırrr, ile sol gözüm ve dahası, ve dahası ile başım, saçımın, dahası dişim, yarık, ile damağımın, dilimdeki yarıkla avucumdaki iz, dahası çaldı uzun uzun, küt küt, bambam, duymuyorum ile, zırrr, zırrr, on yıl öncesinde, tak tak, sehpanın üzerinde ve dantelin ve beyaz ile dahası ile, yeşilin, ki ile büyük ahşap vitrinin desenli camlarından görmüştüm, ışığı az, eğer anlıyorum, yansıyordu, ki kusacağım, ki gökyüzünün, ve ayılırsam unutacağım, aynanın nasıl oluyor, nasıldım, ki danteli kesiyorum, ve küt küt, o tuhaf koku yeniden tütüyormuş, telefonda, cızırtılı, elim gitmiyor, sanmadım, durdu o, oradaydım ve baktı bana, gördüm ve o zaman, ve alnında, ve kırmızıymış, yoksa nezle, yoksa hasta, ancak şimdi söylemedim ki onu, hem hiç söyleyemeden ulan üstelik, hem yapma, ağzım ile ve, ve konuşmak, ile dilimin tadı, hem acı, ile elim ki ağır, ve aksak, dahası ulan, ki ulan, alnındaki sivilceyi it gibi ile, ulan, söylemiyorsun, ışıkları kapalı odalar, hatırlıyorum, demeliyim, hiç ve demeliyim ki, ulan dedim, ulan güzelliğine hiç, dahası, yok diyorum zararı hiç, hem güzelliğine hatta, ulan daha güzel olmuşsundur belki dedim, bence yalnız öyle, üstelik ah, üstelik anla ulan, çok güzelsin meğer demeliyim, demeliyim ki çok, hayır, ve telefon, ile rakı kadehi boş, kusacağım, bulanıyorum, demeliyim seni ve kendimizi çok seviyorum, anlıyordum bizi ben, ulan, onunla, onunla, çalmasa zırrr, aramasaydı biri sanki, hiç ya da ve ile bilemezdim ki, ya da, yapma, ulan, ah, yani seni meğer çok seviyorum eğer. (…)” (3)

            İkinci örnek, 2012 Haldun Taner Öykü Ödülü’yle ödüllendirilen Kerem Işık’ın “Çirkin ve Teknikolor Anı” öyküsünden…

            “(…)

            dedim anlamıyorum ben artık pek bir şey ve dedim nasıl olacak böyle dedi boş ver hem anlayacak da pek bir şey yok zaten dedi ve dedim nasıl yani dedi ki gülerken mesela nefes almaz insan saçma değil mi dedim evet ve dedi güneş açar her gün saçma değil mi dedim evet ve zaman mesela dedi neden yapıyor zaman hiç düşündün mü hayır dedim dedi düşün öyleyse ve işte düşündüm nedir zaman diye ve aklıma nedense ağzını açıp açıp kapayan japon balıkları geldi ve bana deli der diye ağzımı açmadım her şey işte böyle bir şey aslında dedi ve aslında her şey işte böyle bir şey diye de ekledi ve herhangi bir şey olmak da saçma dedi ve biraz duraksadıktan sonra saçma değil mi dedi bende başımı kaldırıp yukarı baktım 7 kişilik 560 kg evet dedim ve evet dedim bir daha herhangi bir şey olmak da saçma mesela sen çirkinsin dedi ve çirkin olmak saçma sonra saymaya başladı mesela asansör çok saçma dedi ve masa ve portakal ve kolonya ve mürdüm eriği ve yıldızlar ve bulutlar ve gökkuşağı ve uçurtmalar ve ipler ve anılar dedi mesela herkesin az bir anısı var ve mesela herkes en az bir anının parçası dedi bende doğru dedim ve sonra mesela dedim ben çiğnenmiş bir simitle aynı anıdayım ve takma dişli ilkokul öğretmenim de aynı anıda dedim ve işte saçma dedi hem de çok saçma ve tüm bu saçmalıklar yerine dedi herkesin tek bir mutlu anısı olsa ve herkes bu anıyı dedi hayatlarının üzerine yayıverse ve aynadan bana baktı ve bir şey dememi bekledi ve ben sustum sonra biraz daha sustum ve sustukça daha bir suspus oldum ve kafamda kocaman çiğnenmiş bir simit belirdi

            (…)” (4)

            Yazına ilişkin hiçbir estetik yasallığın uyulmadığı buna benzer örnekler, incelediğim diğer yazarların öykülerinde de çokça var. Daha çok örnek göstererek canınızın daha da sıkılmasını istemem doğrusu.

 

            Dilin kaba kullanımı

            Yazın incelik ister. Bu incelik, en başta kullanılan dilde olur. İyi bir yazar, yaşamda karşılaştığımız pek çok olumsuz durumu, kabalığa kaçmadan, incelikli bir dille işleyebilir.

             İncelediğim ödüllü yazarlarda, yazık ki, bu inceliği göremedim. İncelik bir yana, çoğunun dili son derece kaba.

            Kaba dile ilk örnek, 2016 Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü’yle ödüllendirilen Gamze Arslan’ın “Kasapta Kesik Parmak” öyküsünden…

            “Kıçımın dibinde, kıçıma oturttuğu kanla duruyordu yüzük. Adamın gözlerine bakarak oturduğumuz caddeyi söyledim ama o kendinden geçmiş bir halde kıçımdaki yüzüğü çıkarmaktan başka bir şeyle ilgilenmiyordu. Çektikçe kanıyordu. Durmadı, gözü dönmüştü, nefes nefese… Tecavüz edercesine kalçalarımı elledi defalarca, bir tane yüzük için. Yüzük? Bu ne kötü bir yük. Kimine göreyse zenginlik. Cebinden bir çakı çıkardı. KIRAVATLI ADAMLAR DA ÇAKI TAŞIR! Kalçama dayadı, beni kesmeye çalışıyordu, yüzükle beni ayırmaya. Normalde yüzüğün kıçımdan çıkmasını tabii ki isterdim ama bu şekilde değil.” (5)

            Dilin kaba kullanımı öykü boyunca sürüp gider; “kalçamdaki yüzük”, “kalçama sıkışmış”, “kalçama geçirilmiş ince yüzük”, “kalçama sıkıştı”, “kıçımın dibinde”, “tecavüz edercesine kalçalarımı elledi”, “götümde giymeye don yok”, “kalçama sıkıştı”… vb.

            Allah’la Ciddi Düşünüyoruz adlı öyküsünde yazar, anlatıcı karaktere ikide bir “fuck” sövgüsünü söyletir. Öykü boyunca anlatıcı karakterin dilinden düşmez bu kaba sövgü…

            Bora Abdo, dili kaba kullanan bir diğer ödüllü yazarımız… Aşağıdaki alıntılar, 61. Sait Faik Hikâye Armağanı’yla ödüllendirilen, Bizi Çağanoz Diye Biri Öldürdü (6) adlı kitabından.

            “(…) travestinin pörsümüş aletini götüne sokmaya çalışmasına.”, “(…) cüce bize sikini gösterdi (…)”, “(…) koca koca götlerinin (…)”, “Ne zaman hasta değildi ki amına koyim, (…)”, “(…) ruhunu siktiğimin ibnesi (…)”, “O oruspu çocuğu, (…)”

           

            Türkçe olmayan sözcük kullanımı

            Dil bilinciyle yazan yazarlarımız, Türkçenin başka dillerin boyunduruğuna girmesini engellemek için, elden geldiğince, yabancı sözcükler yerine Türkçe sözcükler kullanırlar. Böylesi yazarlarımız, yabancı sözcük kullanımını, dilimizin gelişimini engelleyen bir sorun olarak görürler.

            Bu yazımdaki ödüllü yazarlarda, yazık ki, bu duyarlılığı göremiyoruz. Bu yazarlarımız, yabancı sözcük kullanımını bir sorun olarak görmüyor. Türkçe karşılığı olmasına karşın, yabancı sözcükleri kullanmaktan kaçınmıyorlar.

            Kerem Işık’ın “İş Mi Bu ŞiBuMi” öyküsünden…“mülakat”, “tehditkâr”, “muazzam”, “proaktif”, “müdahale”, “evrak”, “vaziyet”, “meşgul”, “mesele”, “esnasında”, “ahkâm”, “camia”, “esnada”, “muhtemelen”, “kadim”, “bahsetmek”, “manasız”, “tasarruf”, “Dâhiliye”, “levha”, “tedarikçi”, “minvalde” vb.

            Gamze Arslan’dan… “musallat”, “talibe”, “tahammül”, “boyfriend”, “cenabet”, “fuck”, “vakit”, “tebrik”, “terk-i diyar”, “rivayet”, “hülasa”, “nafile”, “tereddüt”, “intihar”, “kanaat” vb.

            Sine Ergün’nün, 59. Sait Faik Hikâye Armağanı’yla ödüllendirilen, Bazen Hayat(7) adlı kitabının “Bırakalım Ölsün” öyküsünden… “hikâye”, “etrafında”, “sohbet”, “Halbuki”, “intihar”, “niyet”, “otostop”, “dramatik”, “memnuniyetsiz”, “Bahse” vb.

            Şimdiki örneklerimiz, 2014 AB Edebiyat Ödülü’yle ödüllendirilen Birgül Oğuz’dan…“vakit”, “azade”, “tedavül”, “lügat”, “merhamet”, “ihtimal”, “müstakil”, “evrak”, “sükûnlu”, “teyakkuz”, “tahammül”, “refakatçi”, “tedarikçi” vb. (8)

            Son örnekler, 57. Sait Faik Hikâye Armağanı’yla ödüllendirilen Ahmet Büke’nin“Sarı Rüya Defteri”öyküsünden… “husye”, “mahcup”, “müezzin”, “müsaade”, “methiye”, “cebren”, “misal”, “ezber”, “manyetizma”, “idare”, “sarfiyat”, “mahlukat”, “idareten”, “şefkat”, “tespih”, “etraf”, “ilahi”, “sendrom” vb. (9)

 

            Türkçenin yapısını bozan yaygınlaşmış tutumlar

            Ödüllendirilen bu yazarlarda gördüğüm bir diğer sorun da, Türkçemizin yapısını bozan yaygınlaşmış tutumlardır. Sahiplik ekinin, “ve”, “tarafından”, “falan, filan” vb. sözcüklerin yerli yersiz sıkça kullanılması, Türkçenin yapısını bozan tutumlardır.

            Sahiplik ekiyle ilgili örnekler, Kerem Işık’ın öykülerinden…

            “(…) muazzam bir manzaraya sahip odasına (…)” (s.15)

            “(…) akıl almaz bir dehaya sahiptir.” (s.17)

            “(…) söz sahibi akademisyenlerden (…) (s.41)

            “(…) ataçyılanın ne tür bir şekle sahip olacağını (…)” (s.69)

            “Aynı fiziksel görünüme sahip olan nesneler (…)” (s.74)

            “(…) yüksek iradeli bir kişiliğe sahip (…)” (s.99)

            “(…) tuhaf bir etkileyiciliğe sahip adama (…)”  (s.110)

            “(…) ayrıntılı bilgi sahibi olacaksınız.” (s.113)

            Sahiplik ekinin böylesi kullanımı, Türkçe söyleyişe uygun değildir. Örneğin, Türkçede “bilgi sahibi” denmez, “bilgili” denir.“Aynı fiziksel görünüme sahip olan nesneler” yerine, “Aynı fiziksel görünümü olan nesneler” denir.

            Türkçede sahiplik eki, alınıp satılan mallarda kullanıldığında Türkçe söyleyişe uygun olur ancak. Böylesi durumlarda bile, “bir arabaya sahibim” yerine, “bir arabam var” denmesi daha uygundur.

            Türkçenin yapısını bozan bir diğer sorun da, “tarafından” sözcüğünün kullanımıdır.

            Kerem Işık’ın öykülerinde sıkça karşımıza çıktı bu sorun.

            “(…) Emin Bey tarafından geliştirilmiştir.” (s.17)

            “(…) annem tarafından kurtarılıncaya değin (…)” (s.42)

            “(…) zihnim tarafından yaratılan (…)” (s.75)

            “(…) sizin tarafınızdan belirlenmemiş (…)” (s.96)

            “(…) gündelik hayat tarafından (…)” (s.97)

            “(…) alışmış gözler tarafından fark edilemeyecek kadar (…)” (s.97)

            “(…) sorumluları tarafından muhakkak fark edilmiş (…)” (s.99)

            Kanımca, yazarımız bu durumdan kaçınabilirdi. Çünkü alıntıladığım bu yanlış kullanımlara karşın, doğru kullanımla da karşılaşıyoruz öykülerinde.

            “(…) üst düzey yöneticilerince hoş karşılanmayacak (…)” (s.96),

            “(…) Muhaberat Ofisi’nce kendisine iletilmiş (…)”  (s.98)

            Yazarımız, “yöneticileri tarafından”, “Muhaberat Ofisi tarafından” deseydi, Türkçeye uygun olmayan bir kullanım olacaktı.

            Gelelim “ve”nin yerli yersiz aşırı kullanımına…

            Bora Abdo, “ve”yi yerli yersiz, sıkça kullanmayı pek seviyor. İşte birkaç örnek…

            “(…) poşetlerde şampuanlar ve deterjanlar ve donlar ve gömlekler ve bir sürü ıvır zıvır.”

            “(…) yeniden yaşayacak ve (hemen gitme) ve (hemen gitme) ve (…) (ben her şeye benzetirim tırnaklarına ve ötüşlerine ve kursaklarına ağrı sinen dalgın ve bezgin kuşları) ve (peki, git) ki hatırlayacağım.”

            “(…) sayılarla ve trafik kurallarıyla ve çeşitli hayvan ve meyve resimleriyle (…) ufku silik ve uzun ve iskeleye çıkmayacak yolun, (…)”(10)

            Birgül Oğuz’da “ve”nin kullanımı…

            “Ve olduğundan kalabalık görüneceksin. Ve üreteceksin. Ve unutmayacaksın.” (s.28)

            “(…) ve pilav ve turşu ve traktörler, (…)” (s.29)

            “(…) ve ağır ve susuyorduk, (ve ölüm (…)” (s.30)

            “Bunca ah ve vah (…) yine ah ve hep ah ve vah. (…)” (s.16)

            “ben şuradan şuraya bir adım atmam ve sizinle çay içmem ve ben sizin yavrunuz değilim ve pırasamı geri verin.” (s.50)

            Kerem Işık’tan… “(…)ve masa ve portakal ve kolonya ve mürdüm eriği ve yıldızlar ve bulutlar ve gökkuşağı ve uçurtmalar ve ipler ve anılar (…)”

            Gamze Arslan’ın  öykülerinde“falan”sözcüğünün kullanımı…

            “(…) hisse karının nasıl değerlendirileceği falan derken (…)” (s.18)

            “(…) dinledim Nezile’nin fırınını, bizimki gibi davul değil, saatli falan.” (s.18)

            “(…) bence uzun süre yemek falan yiyemez.” (s.21)

            “Güneşi falan hepten gitti bir anda.” (s.30)

            “Islık falan çalardım, (…)” (s.37)

            “(…) işaret dili falan öğrenmedim.” (s.39)

            “(…) ölmüş falansa kadın, (…)” (s.39)

            “(…) güzel materyaller falan.” (s.39)…

 

            Türkçenin yapısını bozan biçimsel dil oyunları

            Ödüllendirilen yazarlarda/yapıtlarda görülen bir diğer sorun, biçimsel dil oyunlarıdır. Kapitalist yazın örgütlenmesinin, gerçekçi yazına karşı olarak öne sürdüğü bu post modern eğilimler, yazınımızı yozlaştıran bir duruma dönüştü. Bu burgacın etkisine kapılan günümüz genç yazarları, “farklı”, “özgün” olmak adına biçimsel dil oyunlarına yönelir oldu.

            Bu sorunu gösteren örnekleri iki yazardan alıntılasam da, burada adı geçen ödüllü yazarların tümünde benzer sorunlar var.

            Kerem Işık’ın Bir Velinin Güncesi öyküsünden…

            “(…)

Top

Top at

Top at bana

Top at bana adam

Top at bana adam lütfen

Top at bana adam lütfen hızlı

Top at bana adam lütfen hızlı atma

Top at bana adam lütfen hızlı atma dedim

Top at bana adam lütfen hızlı atma dedim bak

Top at bana adam lütfen hızlı atma dedim bak bana

Top at bana adam lütfen hızlı atma dedim bak bana, yüzüme

Top at bana adam lütfen hızlı atma dedim bak bana, yüzüme geldi

Top at bana adam lütfen hızlı atma dedim bak bana, yüzüme geldi diyorum

Top at bana adam lütfen hızlı atma dedim bak bana, yüzüme geldi diyorum yapma

Top at bana adam lütfen hızlı atma dedim bak bana, yüzüme geldi diyorum yapma böyle

Top at bana adam lütfen hızlı atma dedim bak bana, yüzüme geldi diyorum yapma böyle artistlik

            (…)”

            İnsanlık Hali öyküsünden…

            (…)

                                   SAÇ

                                   BAŞ

                                  BOYUN

                SAĞ OMUZ          SOL OMUZ

                                 GÖĞÜS

                  SAĞ KOL             SOL KOL

                    SAĞ EL            SOL EL

                                  KALÇA 

               SAĞ BACAK                      SOL BACAK

                   SAĞ DİZ             SOL DİZ

                 SAĞ AYAK         SOL AYAK

            (…)”

            Çirkin ve Teknokolor Anı öyküsünden…

            “(…)

Birinci Adam: Eski maEski mu Eski la Eski lu Eski da Eski du

İkinci Adam: Badi Bedi Budu BüdüBidi Bedi BodöBudö”

            (…)”

            Toplum Böceği öyküsünden…

            “(…)

            cesarettanrısı

            kendinegüventanrısı

            gençkızlarınzihinlerinibulandırmatanrısı

            yaşlıinsanlarıkorkutmatanrısı

            (…)”

            Birgül Oğuz’un “DEVR” adlı öyküsünden biçimsel dil oyunları…

            “(…) Derken kalabalığı bir tutan kopça dan!

                                                                                  diye kop tuuuuu! Çabuuk!

                                                                                                                                 ünledi baba

ve dan dan daan! beni, az ileride bir sokağı işaret ediyordu Metin Amca, elimden çekiştirerekten tabana kuvvet dıgıdıkdıgıdık koşuyordu ki baba Memo’nun çığırışı geldi arkadan

                                                                                                                      Bab’aa! Bab!aa!

metinamca’nın gözü dan! pörtledi o an, ben, kalabalık girdaplandı, gördüm, memo oracıkta kakılmış kalmış oy oy çölde bir frenkinciri oy gıdısı şişip sönen pankartlı bir kurbağa

                                                                                                          ku vak vakvak

                                                                                                                                  nerrdee!

metİİN! çocuk! (…) metinamcaoyy! çoktan dönmüştü geri labada labada yarıyordu kalabalığı, atıyordu kulaç üstüne kulaç diklenerekten akıntıya hoplataraktan göbeğini

                                   me’MOO! me’MOO!

                                                                                  derken bazı camlar kırıldı 

bazı yumruklar atıldı ve tmzleyceğzhepnizdedbkışlarkanlknlitbncalıbradm v dört bir ucndantutştukalbalık ki k ki o ne tutşma ve havda ıslak br duman çiğ sarı olarktanyuttMemo’yla Metin Amca’yı

                        hüüüüüüüüüüüüüüüp!

                                                           diye başladı iki gözüm sarı sulu

ağağağağalamağaa ve dedi baba

                                                           KORKmaa!

                                                                                              Başta bayrağımız

pis doluşmuştuk o sokağa itip itpbirbrimzitpkakp kakıyordu herkes herkesi, ağaağaalyrduk sarı sarı, alana varmamıza ne çok vardı daha v temzleycğzhepnzdiyrld

                                                                                              (ama herkes biliyordu nereye gitmeyeceğini. (Çünkü herkes biliyordu uzaktan iplerle ağır ağır indirilen bir savaş arabasıydı devlet.) Herkesin kanamaya teşne bir yumuşak karnı (iri ellerini bastırıyorlardı dikişleri çözüldü çözülecek yaralarına (demek ki herkesin vardı kanamaya teşne bir yumuşak karnı)) vardı. (…)”

 

            Yazı imlerinin yanlış kullanımı

            “Yazım imleri, yazıda tümceleri ayırarak, tümce içinde durulması gereken yerleri belirterek yazının anlaşılır olmasına, anlamın açıklık kazanmasına yardımcı olur; yanlış anlaşılmaları engeller; yazının kolay okunmasını sağlar.” (11)

            Ödüllü yazarlarımız, anlaşılır olmaktan uzak bir dil yaratmak içinözel bir çaba göstermiş gibidirler. Onların dili, ya anlamın oluşmasını engelliyor ya da anlam bulanıklığı yaratıyor.

            Bu sorunu gösteren örnekleri görelim şimdi.

            Bora Abdo, noktalama imlerini ya gereğinden fazla kullanmış, ya da hiç kullanmamış. Tümceleri ya gereğinden fazla uzun ya da kısa.

            “Gece. Künyesi açık. Taşsı. Karanlık ve sıcak. Soğusa. Birden yıldızları dökülür. Ay’ı dökülür. Sokağı. Köprüsü. Balığı. İri sesleri. Mevsimsiz. Birbirini izler boğucu telaşlar. Sürgit. Havanın teri. Ayın buzu. Gecelerden bir gece. (…)” (12)

            Yazarımız, her sözcüğün sonuna nokta koyarak “yeni”, “özgün” bir anlatım bulmuş anlaşılan… Ama en büyük “yeniliği”, “özgünlüğü”, “ay gitti ninnisi” adlı öyküsünde buluruz. Bu öyküde, noktalama imlerinin kullanılmadığı atmış yedi satır uzunluğunda bir tümce buluruz. Bu “özgün yenilik”ten tadımlık olarak birkaç satırı okuyalım.

            “(…) ve adamın ve nasıl seviştiği ile nasıl oranı buranı okşadığını ve bütün bu olanları ile dahası bütün arkadaşlarına nasıl ballandırarak anlatacağını ve hangi kelimelerle bunu başaracağını düşüneceksin ben ve bu soysuzluklardan nefret ettiğimin binde biri kadar yine de adam göt oğlanı çok kandıracak seni ve ile bu adamla bir otel odasında ne işin var dinlediği yabancı müziklerle ve yabancı filmlerle seni çok kandıracak bense çok korkacağım elini bile tutmayacak bak göreceksin dedim direk işte çırılçıplak kalacaksınız yatakta Allah’ın belası o işte şeyleri yapacaksınız sıra dışılığından bahsedecek uzun uzun seni öpecek Allah belanı vermesin senin bak vermemiş zaten diyeceğim o zaman sen de o zaman sen de adam gibi gelip yanıma konuşsaydın diyeceksin ben o zaman ben babamı öldürdükten beri hiç doğru düzgün konuşmadım dedim kulağımın arkasına sakladım bildiğim harfleri e o zaman mal gibi bakarsın dedin kustum sonra (…)” (13)

            Benzer sorun Kerem Işık’ta da görülür. Öykülerinden alıntıladığım yukarıdaki alıntıda olduğu gibi, ya hiç noktalama imi kullanmıyor, ya da; şimdiki alıntıda görüleceği üzere, her sözcükten sonra nokta kullanıyor.

            “Ordan. Da. Kaçtım. Koştum. (…) Ben. Adamı. STOP!” (s.95)

            Görüldüğü üzere, tek sözcüklü tümceler, anlamın oluşmasını engellerken; çok uzun tümceler, anlamın birbirine karışmasına, böylece anlam bulanıklığına neden oluyor.

            Gelelim başka bir soruna…

            Sine Ergün, Türkçenin yazı imlerine kendince yeni bir kural getiriyor. İki kişinin söylediklerini tek bir tümce içinde veriyor. Virgülden sonra, tırnak içine almadan, büyük harfle başlatıyor ikinci kişinin söylediklerini.

            Aşağıdaki örnekler, AB Edebiyat Ödülü’yle ödüllendirilen, Baştankara (14) adlı öykü kitabından.

            “Neden sonra adam, Herkes gitmiş, dedi, ayak seslerini dinleyerek daha ilerlediler, Çoktan, dedi kadın.” (s.15)

            “Sonra, Orhan, Yakında benim evi de boyarız, dedi, Taşınıyor musun, diye sordum.” (s.30)

2013 Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü’yle ödüllendirilen Şengül Canda yeni buluşlar denemiş öykülerinde. Örneğin, kurduğu tümceyi noktalamadan virgül atıp yeni bir tümce öbeğine atlamış.           DENİZLER BİTTİ  (15) öyküsünden ilk örnek; “Büyümeseydi keşke. Küçücük kalsaydı. Yerinden kalkamaz oldukça,”

Virgülden sonra tümcenin devamını bekliyoruz… Yok devamı. Yeni bir tümce öbeğiyle devam ediyor öykü.

İkinci örnek;“Birlikte,”

Yazar, virgülden sonra devam etmeyip, öylece bırakmış “tümceyi”.

 

            Anlamsız, sahte tümceler

            Ödüllü yazarlarımızın öykülerinde, konunun akışı içinde belli bir anlama bürünmeyen, anlamsız tümceler var. Nurullah Ataç, böylesi tümcelere “sahte tümce” derdi.

            Ödüllü yazarlarımızdan derlediğim “sahte tümce”leri görelim şimdi.

            İlk örnekler, Bora Abdo’dan…

            “Benliğinin haritası ölçeksiz. Nasırlı parmaklarının kenarları çizgi çizgi, kare, küp küp.” (s.16)

            “Yüzümü kustum avucuma. (…) Bir kez olsun avucumu öpmedim. Avucumun içine kustuğum yüzümü.” (s.19)

            “O gece laçin saç diplerimize yağdı.” (s.23)

            “Köpekler hep yağdanlıktır zaten fırtınası,(…) kardan kediler kısırlaştırılamaz fırtınası, (…)” gibi, uyduruk “fırtına” adları… (s.23)

            “Başı, saçlarından sancılı.”, “Karnında kemiksiz ağrı.”, “Kayıkçının uykulu gözü kanını döküyor göğsüne.” (s.52)

            “Yangın yanmış.”, “Ölü ölmüş.”, “Ağzımı kıpkırmızı kapadım. Kulaklarım ip, karnım o kırılgan yelkovan tortusunun izinde.” (s.83) (16)

Şimdiki örnekler Şengül Can’dan…

“Gözlerimi gömdüğüm yere gittim.” “Evin içinde göl, gölün içinde ayna.” “Ölüm anı gelince kaçırmamalı insan, o an gelince uyumamalı.”

            Birgül Oğuz’dan birkaç örnek…   

            “(…) Gül’ü bir kez duyandan bir daha bir olmaz.” “Gül’e bir tenha! Gül’e bir tenha! Tenhaya suret, tenhaya gölge, tenhaya vaha!” (s.17) “Ağırlığımı çay kaşığıyla ölçtüğüm günlerdi.” (s.29) “(…) Etkafa. Başladı kalçamdan okumaya beni, göğsümden, dizkapaklarımdan.” (s.49) “Düşündü bunu, düşündüğünü bile bile düşündü.” (s.61)

 

            Her tümcede karakterin adını yinelemek

            Karakterin adını veya bir kavramı, gereksiz bir biçimde her tümcede bir veya birkaç kez yinelemek, kötü yazarlara özgü bir eksikliktir… Ödüllü yazarlarımızda da böylesine bir eksiklik var.

            Bu sorunu gösteren örnekleri Bora Abdo’dan alıntıladım.

            İlk örnek “Kirkor” adlı öyküden: “(Kirkor o an durdu, ya da Kirkor sigarasını yarıya gelmeden hırsla attı, ya da Kirkor adeta bir ateş gibi, Kirkor adeta sanki yine de Kirkor, bir çığlık gibi, direksiyonda, ah ulan Kirkor, Kirkor ki yedi düvel dağlarda, Kirkor zaten gökdelenlerin yirminci katında, Kirkor uzun bir mani gibi, Kirkor sokağın (niyeyse) tam ortasında yine uzun uzun dövülendir ve tatlı tatlı, uzun uzun anlattılar, yine böyle öldüresiye dövüldüğü, belki tarihçi, belki coğrafyacı, hatta bedenci tarafından, sıkıştırıldığında, Kirkor adeta bir kartal gibi.” (17)

            İkinci örnek “Akrep Sırtı” öyküsünden… “(…) iskambil kâğıtlarını yeniden sayarak, sinek kızını bir kez daha ‘Ah benim güzel sineğim’ deyip acıyla okşayarak, sinek kızını bir kez daha titreyip öperek, sinek kızına ‘ seni çok seviyorum’ bir kez daha parmaklarıyla saçlarını tarayarak, deyip, sinek kızından bir kez daha ölesiye nefret ederek, sinek kızını her gece destenin içinde görememenin tedirginliğini hissederek, yine de sinek kızını her defasında beş parçaya bölüp, sonra yeniden birleştirerek, yine de sinek kızına her akşam beş harften oluşan isimler vermeye çalışarak, (…) sinek kızı dönmeden artık yaşayamayacağını anlayarak; (…) gözbebeğinin tam ortasında beşinci kez ölmüştü sinek kızı için.”(18)

 

            Nesneye uygun olmayan kavram kullanımı

            Öyküde/romanda yazarın kullandığı kavramlar nesneye uygun olmalıdır. Nesneye uygun olmayan kavramların kullanımı, o yapıtı gerçekçi olmaktan uzaklaştırır.

            İlk örnek, Bora Abdo’dan…“Beyaz. Kirli. Yorgun, aşınmış, deneyimli seccadesini kaldırıyordu kim olduğunu anımsamak istemediğim ihtiyar bir kadın.” (s.15) (19)

            Bir “seccade”; beyaz, kirli, aşınmış olabilir ama yorgun, deneyimli olmaz. Bu kavramlar, öyküdeki yaşlı kadın için denseydi sorun oluşturmazdı, nesneye uygun düşerdi.

            İkinci örnek, Şengül Can’ın DENİZ BİTTİ öyküsünden…

“Hastalandık! Doktorlara götürdüm. İkimizi de. Onun çocukluğunu, benim anneliğimi.” (20)

“Annelik”, “çocukluk” birer kavram. Bir olguyu, durumu bize gösterir. Şimdi yazara soruyorum. Kavram hastalanır mı? Kavram, canlı bir varlık değil ki hastalansın. Burada hem dilin yanlış kullanımını, hem de yazarın felsefi bilinç eksikliğini görüyoruz.

“Biz kocamla. Yani aynı anda. Anne-baba olamıyorduk. Önce ben anne oluyordum, babalık dinleniyordu. Sonra o baba oluyordu. Annelik dinleniyordu.”

Anne-bana olmak ne? Anneliğin, babalığın dinlenmesi ne demek? Doğrusu anlaşılmıyor.

 

            Daldan dala zıplayan anlatım

            Bu duruma ilk örnek, Ahmet Büke’den…

            “Sokağa hızlı bir araba girdi. Kırmızı yanları alev alevdi. Sert fren. Kapılar pat pat açıldı. Uzun boylu kadının evini soydular.

            Pencereye annem çıktı. Elinde maşraba.

            (Annemin sardunyaları vardı. Boy boy kızları. Her sabah alır kucağına sever onları.)

            Evet, evet, film başlasın.

            …

            Neden?

            Allah kahretsin bobin yanmış.

            …

            Hücrenin kapısı açıldı.

            Savcı Bey, müdür hıyarı yanında.

            Savcı ismimi söylüyor: Veysel BOZKURT!

            ‘T’ kaçıp gidiyor diğerlerinden.

            ‘Gelsene lan buraya! diyorum.” (s.35) (21)

            Görüyorsunuz… Daldan dala zıplayan bir anlatımı var Ahmet Büke’nin.

            Bir diğer örnek, Gamze Arslan’dan…

            “Görüşmüyordum. Görüşmüyorum anne… O bir sene aynı evin içinde küs kaldık. Bir bakıma iyi oldu, çünkü artık beni tuvalete de kilitleyemiyordu. Babam güzel çocuklarıyla tatil ve firmaların verdiği yemeklerin fotoğraflarını paylaşıyordu. Cahide o gece süs düzeyi firmasının düzenlediği yemekte Behçet’le tanıştı. Sonunda el sıkışarak tanışmışlardı. Tüzen’e bak sen, akıllı adam, kimin aklına gelir böyle yemek organizasyonunda tanıştırmak… Behçet, Cahide’yi süzdü, kırmızı rujunu inceledi, evlendikten, karnına da çocuğu koyduktan sonra bir daha sürdürmeyeceği kırmızı rujunu. Çatlamış dudaklarının çizgilerine dolmuş kırmızı rujuna bakıyordum. Annem, babamla ve yeni karısıyla görüştüğümü duysa…” (s.67) (22)

            Gördünüz değil mi… Tümce öbeğinde daldan dala zıplanarak önce kızla anne arasındaki ilişkiden söz ediliyor… Sonra birden; babanın “güzel çocuklarıyla” paylaştıkları fotoğraflar… Cahide… Cahide’nin Behçet’le tanışması… Tüzen Söz’ün başarısı… Son olarak yeniden anne gündeme geliyor.

 

            Son söz

            Bunca dil sorununa karşın, böylesi yazarların/yapıtların ödüllendirilmesi, yüzyıllar boyunca Türkçemizin gelişmesi, yetkinleşmesi, anlam boyutunun genişlemesi için çaba gösteren; yazarlara, şairlere, eleştirmenlere, dil bilimcilere, halka saygısızlıktır. Bu yazarları/yapıtları ödüllendiren seçici kurulları, bu saygısızlığın baş sorumlusudurlar.

            Şu açık… Ödüllendirilen bu yazarlar, Türkçeyi, Türkçenin kurallarını bilmiyor. Konuştuğu, yazdığı dili bilmemek, günlük insan için büyük bir sorun oluşturmayabilir. Buna karşın, biricik aracı dil olan, o dili geliştirmekle yükümlü bir yazar için yazdığı dili bilmemek büyük bir sorun bize göre. Belli ki, ödüllü yazarımız Bora Abdo bizimle aynı kanıda değil. Bir yazısında; “Türkçeyi bilmemek büyük bir kusur değil ülkemizde bana kalırsa.” (23)diyebiliyor örneğin.

            Ne diyelim… Ülkemizde, sanatı bilmeyen “sanatçılar” olur da, yazdığı dili bilmeyen “yazarlar” olmaz mı… Olur tabi.

Mehmet Aslan

Kaynakça:

  1. Cengiz Gündoğdu’nun, İnci Aydın’ın Yoladlı kitabına yazdığı önsözden. (İnsancıl Yayınları, 2007, İstanbul)
  2. Nurullah Ataç, Karalama Defteri-Ararken, YKY, İstanbul, 2010
  3. Bora Abdo, Öteki Kışın Kitabı-Karakış Üçlemesi I, Doğan Kitap, Eylül 2012, İstanbul
  4. Kerem Işık, Toplum Böceği, YKY, 3. Baskı; İstanbul, Mart 2018
  5. Gamze Arslan, Çerçialan, Varlık Yayınları, 2016, İstanbul
  6. Bora Abdo, Bizi Çağanoz Diye Biri Öldürdü, Doğan Kitap, 2014, İstanbul
  7. Sine Ergün, Bazen Hayat, Can Yayınları, İstanbul, 2012
  8. Birgül Oğuz, HAH, Metis Yayınları, İstanbul, 2015
  9. Ahmet Büke, Kumrunun Gördüğü, Can Sanat Yayınları, Mayıs 2017, İstanbul
  10. Bora Abdo, Bizi Çağanoz Diye Biri Öldürdü, Doğan Kitap, 2014, İstanbul
  11. Yazım Kılavuzu, Dil Derneği yayınları, Eylül 2005
  12. Bora Abdo, Öteki Kışın Kitabı-Karakış Üçlemesi I, Doğan Kitap, Eylül 2012, İstanbul
  13. Bora Abdo, age…

14. Sine Ergün, Baştankara, Can Sanat Yayınları, 2016, İstanbul
15.Şengül Can, Sarkaç, Varlık Yayınları, 2013

  1. Bora Abdo, Öteki Kışın Kitabı-Karakış Üçlemesi I, Doğan Kitap, Eylül 2012, İstanbul
  2. Bora Abdo, Bizi Çağanoz Diye Biri Öldürdü, Doğan Kitap, 2014,
  3. Bora Abdo, age…
  4. Bora Abdo, Öteki Kışın Kitabı-Karakış Üçlemesi I, Doğan Kitap, Eylül 2012, İstanbul
  5. Şengül Can, age…
  6. Ahmet Büke, age…
  7. Gamze Arslan, age…
  8. Bora Abdo, Her Şey, 06 Ekim 2016 (t24.com.tr)

* Bu yazı, Çağdaş Türk Dil dergisi, Ağustos 2019 Öykü Özel Sayısı’nda yayınlandı.

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Önceki İçerikSahile İniyorum
Sonraki İçerikYağsız Yoğurt

ÇOK OKUNANLAR

YANNİS RİTSOS’UN ŞİİRİNDE DÜŞSEL VE MELANKOLİK ÖĞELER

Günümüz şiiri diyebilirim ki, Yannis Ritsos’un şiirinin zirveye çıkmasıyla, birlikte bir gerilemenin içine girmiştir. 18. Yüzyılın ve 19. Yüzyılın önemli sanat eylemliliği...

KÜLTÜR ENDÜSTRİSİ VE İŞÇİ FİLMLERİ FESTİVALLERİ

A. Halûk Ünal 15. İşçi Filmleri Festivali (İFF) bitti ve geldiği nokta itibariyle, arkasındaki yaratıcılar...

DÜNYA COVİD19’A TESLİM OLDU

Cahit BÜÇKÜN DÜNYA, COVID-19’A TESLİM OLDU, “SÜRÜ BAĞIŞIKLIĞI” ANLAŞMASI YAPTI!Başta eşitlikçi ve insanı yaklaşımla Covid-19’ı sıfırlayan ve akıllı...

TAMLASANA

TAMLASANA   Uyandım yine eksik yanımla tamlasana elimi yüzümü yıkasana sevginle ayı alıp güneşini koy gökyüzüme hadi durma gülüşünü giyindir işe giderken ellerini koy çantama aman ha unutma yanağımda kalsın dudakların merak etme yüreğin...

SON YORUMLAR

Özgür BAŞKAYA on #YargıtayTahliyeEt
Prof. Dr. İbrahim Bozkuş on HAŞHAŞ GAZETESİ VE KAYMAKAM ABDÜLKADİR AKSU
Ikbal kaynar on ŞİİRİM ISITIR SENİ
gulhan genc on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on Evin Anahtarı
Rafet Canpolat on Evin Anahtarı
Atilla IŞIK on Evin Anahtarı
Deniz on Evin Anahtarı
Arif Sürücü on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on ASKIDA EKMEK
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultam on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gökhan GURBETOĞLU on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gürel SÜRÜCÜ on HAYIR BABA TÜRBESİ
İlter koçak on HAYIR BABA TÜRBESİ
Fikret Ökmen on GUNDİ
Perihan sever dirican on GUNDİ
Hatem on GUNDİ
Selim DURMUŞ on GUNDİ
Hüseyin Ceylan on BERBER  
Tacettin Mert on İŞÇİ
Tacettin Mert on AGORA MEYHANESİ
Gökhan GURBETOĞLU on ANNE ÖP DENİZİ
Songül on ŞİDDET
İsmet Çallıbay on ANNE ÖP DENİZİ
Erdem KAYA on İKİ ARADA BİR DEREDE
Gürel Sürücü on ŞİİRE DAİR ÖNERİLER (2)
Hulusi keleş on AYRIK OTU
Gürel on AYRIK OTU
Mehmet İşbitiren on AYRIK OTU
Bir amatör futbolcu on AMATÖR TİYATROCULARIN DRAMI
Hasan GÜL on KUTSAL EKMEK