9 C
İstanbul
Çarşamba, Aralık 2, 2020
Ana Sayfa Eleştiri İNSANI İNSANA ANLATAN ÖYKÜLER

İNSANI İNSANA ANLATAN ÖYKÜLER

İNSANI İNSANA ANLATAN ÖYKÜLER

Mehmet ASLAN

Mehmet Doğan Karakuş’un öykülerini okudunuz mu? Yanıtınız, “hayır” ise, okumanızı öneririm… Neden mi? En sonu söyleyeceğimi, ilkin söyleyeyim. M. D. Karakuş, sadece bir yazar değil, yetkin bir yazar… Gerçekçi yazınımızı sürdüren, dallandırıp boyutlandıran bir yazar.
Elbette bunu söyleyip geçecek değilim. M. D. Karakuş’un gerçekçiliğini, iyi bir yazar oluşunu, Havalı* adlı kitabındaki öykülerden yola çıkarak göstermeye çalışacağım.

Öykülerindeki İnsan
Yazın, insan araştırmasıdır… M. D. Karakuş, bütün öykülerinde bu gerçekliği bize gösterir. Onun her öyküsü bir insan araştırmasıdır. Ele alıp işlediği insanlar, tüm tinsel boyutlarıyla, içinde yaşadıkları toplumsal koşullar içinde gösterilir. Anlatır demiyorum, gösterir… Gözde canlanan bir anlatımla gösterir bize bu insanları… Göstermekle kalmaz, duyumsatır da… Çünkü duyumsayarak yazmıştır bu insanları.
Ele alıp işlediği insanlara geldikte…

M. D. Karakuş, sermaye sınıfının egemen olduğu bir dünyada, emeğinden başka dayanağı olmayan insanları, içten bir bakışla işlemiş öykülerinde. Kimi kunduracı, kimi simitçi, kimi balıkçıdır bu insanların… Manavı, pazarcısı, fotoğrafçısı, arzuhalcisi, delisi, “Ademoğlu”su… İşçisi, köylüsü… Ekmeği üretse de, ekmeğin peşinde yaşamını tüketen günlük insanlardır, M. D. Karakuş’un insanları… Kimsenin umurunda olmasa da, yaşamın çarkını döndüren, yaşamı yaşanılır kılan onlardır. “Ömrüm çalışmakla geçti benim. Ne elde var, ne başta.” Diyen işçi Mehmet’tir; “Bir de emeğimizin karşılığını verseler!” Diyen kunduracı Ercan’dır; küçük el arabasında yaşamın, yaşadıklarının yükünü iten simitçi Mustafa’dır… Emeği, yaşamı sömürülen; kederli, yoksul, gariban, çilekeş, yaşama zar zor tutunmaya çalışan veya tutunamayan; insanca yaşamasa da insanlığını yitirmemiş insanlar…

M. D. Karakuş’un karakter çizimi son derece başarılıdır. Kanlı canlı çizilmiştir her karakter. Konumuna, karakter yapısına, içinde bulunduğu sınıfa uygun düşünür, eyler, konuşurlar… Düşleri bile bu konuma ters düşmez. Karakter çiziminde gereksiz ayrıntılara rastlanmaz, öykü için gerekli olan neyse o özellikler vardır, ötesi yoktur.

Öykülerdeki karakterler, tekil-tümel ilişkisi içinde gösterilir… Örneğin, Ödün öyküsünde, tekil Hasan ile Mehmet üzerinden, sömüren sınıflar ile sömürüler sınıflar gösterilir… Bir yanda, düzenin kanallarında, “sömürünün önünde yürüyen” Hasanlar; öte yanda, emeği sömürülen, işçi babalarının savaşımını sırtlanan Mehmetler…

M. D. Karakuş, “Ademoğlu” dediği, kimi kimsesi olmayan, sokakta sefalet koşullarında “yaşayan” insanlara da yer verir öykülerinde. Bu gariban insanların, ne iş ne güç, ne de başka tasaları vardır. “Biraz soğuktan korunma, biraz yemek, biraz şarap, biraz sigara… Hani uykuları gelip de, gecenin ayazına inat sıcacık kuytular buldukları zaman değmezdi padişah bile keyiflerine.”

M. D. Karakuş, içinde yaşadığı toplumun alt sınıf insanının öyküsünü yazmıştır.

Yazarın Dili Anlatımı
Yazın dil işidir. Yazarın deyimiyle, “Dil, yazın türünün açkısıdır.” Bu nedenle, yazarın yazdığı dili iyi bilmesi, yetkin bir biçimde kullanması zorunludur. Bu açıdan baktıkta, M. D. Karakuş’un Türkçeyi yetkin bir biçimde kullandığını görürüz.

M. D. Karakuş, Türkçenin içinde yaşayan, onu sürekli yoğuran, işleyen bir yazar. Öykülerinde Türkçeyi ulusal kimliği içinde işlerken, halk dilinden devşirdiği sözcüklerle, deyişlerle, özellikle Çukurova bölgesine özgü yerel motiflerle dilin boyutlarını, kullanım alanını genişleterek varsıllaştırır. Bunu yaparken sırtını dayadığı dayanak halk dilidir. Bütün öyküleri halk diliyle beslenmiş, halk diliyle yazılmıştır.

M. D. Karakuş’un varsıl dilini; kıvrak, akıcı, ama nasıl akacağı önceden kestirilemeyen güzel anlatımını öykülerinden alıntıladığımız örneklerle görelim şimdi…

İlk örnek, Kadın öyküsünden…
Bir tutam beyazlamış saç çıkmıştı tülbentin altından. Elleri belindeydi. Yumruk yapmıştı. İpil ipil yayılan sabah sıcağı isilik çıkarırcasına batıyordu tenine. Çöküverdi birden, kıyıda duran taşa tutundu. Yaşam ağırlığı omuzundan bastırmıştı. Boncuk boncuk terini sildi yazmasının ucuyla. Dikeçleri eğri büğrü, murt çalısından örülü, çamurla sıvalı evine baktı. Sıkıntı, keder, cefa ve maişet zorluğu yüzündeki derin izlerden akıyordu.
‘Soykalar!’ dedi.
‘Soykalar!’
(…) Neciydi bağırtan anamı, anlayamadım bir türlü. Soramadım da. Hışımla girdi huğ evimizin menteşesiz kapısını devirip;
‘Yörüüüü!’ diyordu. Yanaklarımın mirtildediğini, gözlerimin sağanak öncesi donuksadığını biliyordum; benim yanağım, benim gözlerimdi. Anam da benim anamdı, kızması onundu da, neden öfkeyle içeri girip kolumdan tutarak;
‘Yörüüüü!’ dediğini, sürüklenen kemik torbası bedenimin ve benim suçumuzun ne olduğu sorusu takılı kaldı beynimde. Taş duvarlı avlu içinde çok pencereli, huğ evimize göre çok katlı konağın önündeydik anamla.
‘Nadireee!’ diye bağırıyordu bu kez;
‘Konaklara gelin oldun diye şişinme Nadireee!’
Dal köynek bedenimin anamın kollarında yükseldiğini başımın dönmesi, yerden yukarıda oluşumdan anladım.
‘Bak!’ diyordu;
‘Bak da gör! Söyle o mebus kocana bizimle uğraşmasın Nadireee! Hökümet ondan yana amma Allah benden yana Nadireee!..’ (…)”

Bir örnek de, Ödün öyküsünden…
“(…)
‘Yahu baksana… Giyeceği donu yoktu, apartmanlar diki dikiverdi.’
‘Sen de dik.’
‘Neyinen?’
‘Çalış, sabret, biriktir.’
‘Güldürme alla’sen. Ekmek olmuş şu fiyata, içine katık gerek. Yoldu, beldi, kiraydı, bebelerin masrafıydı… Kolay mı bellenir para biriktirmek.’
‘İşten artmaz, dişten artar demiş atalarımız.’
‘Elbette!’
‘Dişin tırnak artırmışsa, bir yerlere para yatırmışsa; Rabbim de yürü ya kulum der mutlaka.’
‘Yürüt ya kulum demesin?’
‘Tövbe de, tövbe de! Çarpılırsın alimallah. Ağzın yüzün büzülür, ellerin çont, gözlerin şaşı olur…’
‘Hemen de korkutursun. Elalem bu dünyada çalıp çırpıyor, başkalarının hakkını yiyor, ona laf yok. Sorgularsan vay haline! Ne anarşistliğin kalır, ne de günahkârlığın!’
(…)”

M. D. Karakuş’un öykülerini halk diliyle yazdığını söylemiştik. Günlük yaşamda pek sık duymadığımız, halkın gereksinimden doğan özgün sözlerine, deyişlerine öykülerinde çokça yer vermiştir. Öykülerinden alıntıladığım örneklerle bu durumu görelim şimdi.
“Yine kalın giyitlerin içindeydim, üşüyordum.” (s.18)
“Sigara yakıverdim; nefesleyip bıraktım boşluğa dumanını.” (s.19)
“(…) mayıl mayıl baktı adamın yüzüne.” (s.27)
“Şimşek çakmamış, balkımamıştı gökyüzü, yarılmamıştı ki…” (s.28)
İpil ipil yayılan sabah sıcağı isilik çıkarırcasına batıyordu tenine.” (s.29)
Dikeçleri eğri büğrü, murt çalısından örülü, çamurla sıvalı evine baktı.” (s.29)
Köyneğim yarı belime dek sıyrılmış, (…)” (s.31)
“(…) kayıntı olacak kadar para kazanmalı, (…)” (s.37)
“Sabahın bikrini bozan ayak seslerinin makadam yüzünde şıpıdık ve ivedi yürüyüşleriyle işine koşar, akşama dek ayakkabı yapımı ile didişir dururdu.” (s.40)
“Sokak lambası ipiledi, söndü. (…) Konuşmalar kesildi, bozumsu yalnızlık sardı.” (s.44)
Partutuşluk bitti, sessiz egemenliğine sığınıverdi sabah.” (s.55)
“Bekleyen horantası var.” (s.79)
“ (…)Marmara’nın ışıltılı sallantısında ığralanan takaya doğru attı adımlarını.” (s.79)
Umsuluk et ki, kölelik artsın.” (s.89)

Nedensellik, Nesnelerin Birliği
M. D. Karakuş’un öykülerinde bütün ilişkiler nedensellik ilkesine dayanır. Her şey zincir halkası gibi bağlıdır birbirine. Bu duruma bir örnek görelim; Didar’ı Sevmek öyküsünden…

Anlatıcı, karlı bir gecede, durakta otobüs beklemektedir. Bir adam, “itfaiye durağının sıralı oturaklarına dizlerini bükerek” yatmakta, kendi kendine konuşmakta, soru sormaktadır. “Ben Didar’ı sevdim.” “Didar’ı bulun bana!” Anlatıcıyla göz göze gelince sorar; “Siz Didar’ı tanır mısınız?” (…) Evet! Tanıyordum Didar’ı.”

Adam’ın Didar’ı sorması, anımsatması, anlatıcıyı yirmi dokuz yıl öncesine, karlı bir günde Didar’la durakta karşılaşmasına götürür. O günü yeniden yaşatır…

M. D. Karakuş’un öykülerinde nesneler işlevlidir. Nesneler, karakterlerin yapıp etmeleriyle nedensel bir bağ içindedir. Gereksiz yere yerleştirilen herhangi bir nesne yoktur.

Cinni Yar öyküsü üzerinden, nesnelerin işlevli kullanılmasını örnekleyelim.
Öyküde yer alan nesneleri şu biçimde sıralayabiliriz: “askeri araç”, “rapor”, “kitap”, “Kemal”, “korku”, “karanlık”, “ışık”, “doğa”…

“askeri araç”: Askeri sıkıyönetimin baskısını, bu baskının yarattığı korkuyu simgeler. Askerler, belli aralıklarla kasabaya gelip, başta düzen karşıtı insanları toplayıp götürür. Götürülenler işkenceyle sorgulanır… Askeri aracın kasabaya her gelişinde, sıranın kime geldiği önceden bilinemediğinden, halkta büyük bir korku oluşur.
“rapor”: Sıkıyönetimin buyruğundaki “hekim”lerce verilen raporlar, işkenceyi gizleme, kılıfına uydurma işlevi görür.
“kitap”: Kitap okumak komünistlikle özdeşleştirilir. Öyküde Ahmet ağa şöyle seslenir Mehmet’e: “Ulan Memmet! Al bu kitapları, Oğlum İstanbul’dan getirmiş. Gumunis mi ne? Al bunları sen oku! Ahmet ağanın oğluna gumunislik yakışmaz!”
“Kemal”: İnsandan, emekten, ekmekten, özgürlükten yana devrimci bir öğrencidir… Umudu simgeler.
“korku”: Askeri sıkıyönetim, halka korku salar. Bu korkuyla halk sindirilir. Tepki veremez duruma sokulur.
“karanlık”: Askeri sıkıyönetimin yarattığı karanlığı gösterir.
“ışık”: Alt sınıf insanlarının evlerindeki ışıklar görülmesin diye kısılıp perdelenirken, taş konakta oturanların ışıkları tüm görkemiyle parıldar… Bu durum, sıkıyönetimin, varlıklı insanlara dokunmadığını gösterir bize.
“doğa”: Dolunay, yıldızlar, parıldayan çiçekler, derenin suyu, tatlı şırıltısı, içindeki balıklar… Tüm baskılara, kaba kuvvete karşın sürüp giden yaşamı gösterir. Doğa, Kemal gibi devrimci insanlara dayanma gücü verir, umut aşılar.

Çatışmalar
M. D. Karakuş, yaşama sınıfsal bakan bir yazar. Öykülerindeki çatışmaların temeli, sınıfsal çelişkilerdir. Bu çelişkiler, kaba bir biçimde değil, inceltilmiş bir biçimde gösterilir öykülerde. Örneğin; Cinni Yar öyküsünde, her gün alt sınıf insanlar askeri araçlarla toplanırken, halk yaratılan korkunun içinde kabuğuna çekilip perdelerin ardında gizlenirken; varlıklı insanların taş konaklarının ışıkları, hiçbir şey yokmuş gibi parlayıp durur. Yazar, bu karşıtlığı vurgulayarak, işin sınıfsal boyutunu gösterir bize.

Ödün öyküsündeki çatışma; sömürü yollarında yürüyüp varsıllaşan Hasanlarla; bu sömürüye karşı babalarının verdiği savaşımı sürdüren Mehmetler arasındadır.

Kadın öyküsünde, anlatıcının yoksulluk içinde yaşayan köylü annesi ile evlerinin önündeki arsayı ele geçirmek isteyen Nadire’nin “mebus” kocası arasındaki çatışma, kadın üzerinden gösterilir. Öyküde ayrıca, devlet-halk karşıtlığını da görürüz. Halkın oylarıyla seçilen “mebus”lar, halka hizmet etmek yerine, devletin gücünü arkalarına alarak, halkı soymanın derdine düşerler.

Aşkın Sınıfsal Boyutu
Kapitalist düzen insanları birbirinden kopararak eşitsiz koşullarda yaşatıyor. Bu eşitsiz düzen, özellikle alt sınıf insanının aşkı yaşamasına olanak vermiyor. M. D. Karakuş, pek çok öyküsünde bu gerçeği gösterir bize.

Örneğin; Pazarcı öyküsünde, pazarcı genç Abdullah, “örgülü sarı saçlı” güzel kız karşısında tutulur… Ne edeceğini bilemez. Babasının uyarmasıyla bir zaman sonra kendine gelir… Abdullah, böylesine güzel bir kızın, bir patates satıcısına “eyvallah” etmeyeceğini bilmenin onda uyandırdığı umutsuzlukla işine koyulur.

Benzer örnekleri; Kara, Kunduracı, Didar’ı Sevmek öykülerinde de görürüz. Araba camı silerek ekmeğini kazanan Kara, cipiyle ona çarpan (ceylan bakışlı, lepiska saçlı, nazenin parmaklı) kadına vurulur… Kunduracı Ercan, karşısında oturan, “Askılı bluzlu, mini şortlu” yabancı kadına tutulur… Karlı havada, durağın oturağında dizlerini bükerek uzanmış adam, bir zamanların gözde kadını Didar’a olan aşkını haykırır gelip geçenlere… Tüm bu öykülerde, aşık olan erkekler, aşık oldukları bu kadınların, konumlarından ötürü, kendilerine “eyvallah” etmeyeceğinin bilincinde yaşarlar.

Öykülerdeki Uzam, Zaman
M. D. Karakuş’un öykülerinde uzam; kent ve kırsal olarak ikiye ayrılır.

Kent olarak uzam İstanbul’dur. Özellikle İstanbul’un eski semtleri; Kumkapı, Beyazıt, Haliç, Eminönü… Buradaki kahvehaneler, meyhaneler; işçinin, memurun, manavın, balıkçının vd. uğrak yeridir. Olaylar, durumlar daha çok bu uzamlar içinde gelişir. Örneğin; Kunduracı öyküsünde, birinci uzam Muharremin Kahvehanesi; ikinci uzam Beyazıt’ta Bali Paşa Yukuşu’nda yaşlı çınarın altıdır.

Kırsal olarak uzam Çukurova’dır. Cinni Yar öyküsü, Çukurova’da bir kasabada geçer. Burada, “Cinni Yar” denilen bir yer vardır. Öyküde bu yer şöyle betimlenir: “Dağın üstüne ağmıştı dolunay. Karalara bürünen makiliklerle kaplı tepe Çukurova’ya gömülüyordu. Ötelerde göz alabildiğince geniş ova, beride eğilerek gelen dağın ayağı dereye dek iniyordu. Görünmeyen bir el kazmayla kürekle çalışmış, didinmiş dağın ayağını kesivermişti de; kızıl görüntülü, kocaman bir yar oluşturmuştu. Dere çakıltaşları, balık, pınarla süslenivermişti o görünmeyen elin dokunuşuyla. Kasabada herkes ‘Cinni Yar’ derdi. Dolunay şavkımasında yeşillikler arasında yoğurt çiçeklerinin pırıltılı güzelliğini ilk orda gördüm. Derenin duru görünümü göze ne kadar hoş geliyorsa; yarın karartılı görünümü de ürküntü uyandırıyordu. Beni oraya çeken iki şey vardı: Biri bayırın ortasında alaçık bir yapı, ince bir ışık çizgisi, yaşayan birinin varlığı, öteki de dolunay şavkımasındaki otlar ve çiçeklerdi.”

Uzamı kırsal olan bir diğer öykü de Kadın öyküsüdür. Küçük bir kasabada, “toprağının yanaşmalarca pay edilip” daha da yoksulluğa itilen kadının derme çatma “huğ evi” ile “mebus” karısı Nadire’nin taş konağı arasında gelişir.

Zamana geldikte…
M. D. Karakuş’un öykülerinde zaman iki boyutludur. Tarihsel boyut, daha çok; yetmişli, seksenli, doksanlı yıllardır… Bu açıdan, tarihsel zamanı en belirgin öykü, Cinni Yar öyküsüdür. 12 Mart askeri sıkıyönetim döneminde gelişir.

Zamanın bir diğer boyutu ise, günün farklı zaman dilimleridir. Bu açıdan baktığımızda, M. D. Karakuş’un öykülerinin büyük çoğunluğu akşam saatlerinde gelişir. Örneğin, Cinni Yar öyküsü; “Gece kara, gökyüzü bulutsuzdu. Işıl ışıldı sarı yıldızlar. (…) Askeri aracın homurtusu, farları caddeyi bir uçtan ötekine yarıp gidiyordu yavaşça. Ölgün sokak ışıklarının altında, perdeleri kapalı evler kendi halindeydiler. Taş konaklardan parlak ışıklar yayılıyordu.” Didar’ı Sevmek öyküsü; “Sokak lambaları uzun direklerin üstünden ışığını karanlığa salarken, (…)” Satı öyküsü; “Gökyüzü sıcak yıldız parıltılarıyla doluydu; (…)”

Gündüz zaman diliminde geçen öykülere örnek olarak, şu öyküler gösterilebilir: Islak öyküsü; “Bulutlar ıslaktı gökyüzünde. Araya sıkışmış güneş, ıslak salıyordu ışıklarını yeryüzüne. (…)” Pazarcı öyküsü: “Bugün Çarşamba, mahallenin pazarı kuruluyor. (…) Partutuşluk bitti, sessiz egemenliğine sığınıverdi sabah. Elinde çaydanlıkla dolaşıyordu biri, öteki peyniri, bir başkası domatesi, salatalığı doğruyordu. (…) Ters çevrilmiş kasalara serilen gazete kâğıtları, üstlerine konan yiyeceklerle donanıverdi birden. (…) Yorgun iştahlı bir hışırtı yayılıverdi ortalığa. Hayat dolu; emek, yorgunluk, sıcak buğusuyla mideye inen ekmek kokusu, insanı etkileyen hışırtıydı bu; bütün pazarcılar kahvaltı yapıyordu.
‘Haydin bakalım!’ denildi hep birden;
‘Ya Allah, bismillah!’
Bir bir dağıldılar. Tezgâhların başına geçip önlüklerini bağladılar. (…)”

İzlek
Günümüz egemen yazınında, insanın, özellikle alt sınıf insanın sorunları görmezden geliniyor. Suya sabuna dokunmayan izleksiz yapıtlar; ödüllerle, reklamlarla, kitle iletişim araçlarıyla vd. öne çıkartılıp, okurun gözüne sokuluyor. Buna karşın, insanı, insanın sorunlarını belli bir izlek çerçevesinde işleyen yapıtlar/yazarlar görmezden geliniyor, sessizlikte boğuluyor.

M. D. Karakuş, görmezden gelinen, dirseklenen, yok kabul edilen bir yazar… Bu durumun nedenini anlamak hiç de zor değildir. Yazarın öykülerini okuyan her dikkatli okur, bu nedeni görecektir.

M. D. Karakuş, insanı, insanın sorunlarını, içinde yaşadığı toplumsal koşulların, düzenin çelişkisi içinde işliyor. Bu insanların yaşamlarını insanca yaşayamadıklarını gösteriyor. Halktan, insandan gizlenen gerçeği gösteriyor. Elbette bu, egemen düzenin istediği bir şey değildir.

Görmezden gelinse de, dirseklense de yazdığı gerçekçi güzel öyküleriyle varlığını insana duyuruyor, M. D. Karakuş… İnsanı insana anlatıyor. Bu senin öykün, oku, kendini gör, kendine gel, diyor.

Toplumsal Çözümleme
Gerçekçi güzel yapıtlar toplumsal bir çözümleme sunar insana… Okur, bu yapıtlardan bu çözümlemeyi sağar. Toplumu, toplumda yaşayan insanı daha iyi anlar böylece.

M. D. Karakuş’un öykülerinden, insanımıza, toplumumuza ilişkin şu bilgileri çıkartırız:
Türkiye’de sınıfsal/eşitsiz bir düzen vardır. Bu sınıfsal/eşitsiz düzende alt sınıflar insanca yaşama olanaklarından yoksundur. Günlük ekmeğini çıkartmanın peşinde tüketirler yaşamlarını. Böylesi zorlu bir yaşamda bile, insanlıklarını yitirmeden yaşarlar. Buna karşın, görece üst sınıfta olan insanlarda, insana karşı bir yabancılaşma görülür. Örneğin; Kadın öyküsünde, taş konakta oturan “mebus”, yoksul kadının malına göz diker… Kara öyküsünde, araba camı silerek ekmeğini kazanan Kara adlı karaktere cipiyle çarpan kadının ilk yaptığı şey, yerde yatan adamın koynuna “banknotları” koyup, gaza basmaktır… Kunduracı öyküsünde, patron işçinin emeğinin hakkını vermez… Satı öyküsünde, meyhanenin patronu, diğer müşteriler rahatsız olur diye, gariban insanı meyhaneye sokmaz… Islak öyküsünde, köpeğe verilen yiyecekler, sokakta yaşayan insandan esirgenir…

Ödün öyküsü, Türkiye’deki kapitalist düzeni gösterir bize. Bu düzen, sömüren sömürülen çelişkisi üzerine kurulan, insanları birbirinden koparıp karşıtlaştıran, eşitsiz, insana karşıt bir düzendir.
Bir zamanlar giyeceği donu bile olmayan Hasan, nasıl oldu da “apartmanlar” diken bir varsıla dönüştü? Sorunun yanıtını, onun çocukluk arkadaşı işçi Mehmet verir: “(…) Arsayı yapsata verdi önce, ardından bir partiye üye oldu, bölge sorumluluğunu aldı, ilçe başkanı oldu derken…” “(…) apartmanlar diki dikiverdi.”

İşçi Mehmet’in yanıtı, Türkiye’de para kazanıp varsıl olmanın, sınıf atlamanın yolunu yordamını gösterir bize. “Yapsatçılar, fırsatçılar, köşe dönücüler, tilki burunlular, ülke sorunlarına sırt dönen insanlar… Gün onların.” Onlar için paranın nereden, nasıl geldiğinin hiçbir önemi yoktur. Para gelsin de nereden gelirse gelsin… İnsana karşıt böylesi bir düzene karşı savaşımı, babalarının bıraktığı yerden, işçi Mehmetler vermektedir. Egemen düzen, bu savaşımı baskılamak, savaşım veren insanları sindirmek için askeri yöntemlere, sıkıyönetime başvurmak zorunda kalır, Cinni Yar öyküsünde görüldüğü üzere.

M. D. Karakuş’un birçok öyküsünün uzamı olan meyhanelerin zamanla başkalaşıp tatsızlaştığını görürüz. Satı öyküsünde, görmüş geçirmiş bir insan olan Satı’nın şu sözleri, meyhanelerin yaşadığı dönüşümü gösterir bize: “Bak şu duvardaki yazılara, imzalara… Bir zamanlar derya adamlar gelirlerdi buralara. Hepsinin adı, sanı, imzaları var. (…) Hep arkadaştık, dost idik. Neler anlatırlardı da soluğumuzu almadan dinlerdik. Şimdi yok bunlar! Yerlerini ne oldum delileri, kabadayı kırıntıları, büzüşük adamlar aldı. Tadı kaçtı meyhanenin. (…)”

Son Söz
Şu kesin… M. D. Karakuş, yetkin bir yazar; öyküleri de nitelikli öyküler. Böyle olmasına karşın, yazınımızda hak ettiği konumda değil. Öyküleri okundukça; iyice, doğruca değerlendirildikçe, bu haksızlık tüm çıplaklığıyla görülecektir. Dileğim, yazımın, bu haksızlığın giderilmesine bir parça da olsa katkı sunmasıdır.

*Mehmet Doğan Karakuş, Havalı, Artshop, Haziran 2014

-Bu yazı, Berfin Bahar dergisi Eylül 2020 (271.) sayısında yayınlandı.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Önceki İçerikABU
Sonraki İçerikÜŞÜ… DUYARLI BİR YAZARIN ÖYKÜLERİ

ÇOK OKUNANLAR

ÇOCUKLARIMIZ İÇİN YAZACAĞIMIZ HER CÜMLEDEN SORUMLUYUZ

     “ÇOCUKLARIMIZ İÇİN YAZACAĞIMIZ HER CÜMLEDEN SORUMLUYUZ”      Çocuklarımızı hayatın gerçekliğiyle örtüşmeyen içinde mistik, uhrevi, doğa üstü yaratıklarla dolu olan kurgusal metinlerle nasıl geliştireceğiz?”...

Şiir Enkazında Şair Duruşu

Şiir yaşamın kendisi olma iddiasını taşısa da birebir yaşamı karşılamaz. Çünkü imgelerle kurgulanan gerçeklik var olanın dışındadır. Bu dışarıda olma durumu şiirin kendine özgü...

ÖĞRETMENLER GÜNÜMÜ DEDİNİZ!

ÖĞRETMENLER GÜNÜMÜ DEDİNİZ! Demokrasi kültürünü geliştirme adına “Cumhuriyetten Bugüne Demokrasi ve Onun Gücünü Oluşturan Enstrümanlar”  konulu bir söyleşiye gitmek üzere Erol’la meydanda buluştuk. Söyleşi öncesi...

Cemal Özçelik Bern Belediye Meclisi’ne Aday

İsviçre’nin başkenti Bern Belediye Meclisi seçimlerinde Sosyal Demokat Parti’den aday olan Cemal Özçelik ile okuyucularımız için bir röportaj gerçekleştirdik. Gençliğinde Derik’te sabah Kur’an, öğleden sonra...

SON YORUMLAR

Nur Erkoç on ASKIDA EKMEK
Özgür BAŞKAYA on #YargıtayTahliyeEt
Prof. Dr. İbrahim Bozkuş on HAŞHAŞ GAZETESİ VE KAYMAKAM ABDÜLKADİR AKSU
Ikbal kaynar on ŞİİRİM ISITIR SENİ
gulhan genc on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on Evin Anahtarı
Rafet Canpolat on Evin Anahtarı
Atilla IŞIK on Evin Anahtarı
Deniz on Evin Anahtarı
Arif Sürücü on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on ASKIDA EKMEK
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultam on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gökhan GURBETOĞLU on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gürel SÜRÜCÜ on HAYIR BABA TÜRBESİ
İlter koçak on HAYIR BABA TÜRBESİ
Fikret Ökmen on GUNDİ
Perihan sever dirican on GUNDİ
Hatem on GUNDİ
Selim DURMUŞ on GUNDİ
Hüseyin Ceylan on BERBER  
Tacettin Mert on İŞÇİ
Tacettin Mert on AGORA MEYHANESİ
Gökhan GURBETOĞLU on ANNE ÖP DENİZİ
Songül on ŞİDDET
İsmet Çallıbay on ANNE ÖP DENİZİ
Erdem KAYA on İKİ ARADA BİR DEREDE
Gürel Sürücü on ŞİİRE DAİR ÖNERİLER (2)
Hulusi keleş on AYRIK OTU
Gürel on AYRIK OTU
Mehmet İşbitiren on AYRIK OTU
Bir amatör futbolcu on AMATÖR TİYATROCULARIN DRAMI
Hasan GÜL on KUTSAL EKMEK