9 C
İstanbul
Salı, Eylül 22, 2020
Ana Sayfa Edebiyat Makale PİCASSO'YU ANLAMAK

PİCASSO’YU ANLAMAK

Picasso ve Mitleştirme

20. yüzyılın en çok konuşulan sanatçılarından biri olmuştur Picasso. Onun üzerine konuşuldukça, şöhreti ve buna orantılı olarak serveti de artmıştır. 1950’lere gelindiğinde Picasso’nun milyon dolarlarla ölçülen serveti vardı artık. Bunun bir yanı Picasso’nun. Kübist çevre, sanat eleştirmeleri ve galeri sahipleri tarafından dahi diye piyasaya sürülmesidir. Picasso kendine dair söylenenlere ilişkin bir- şeyler söylese de. dahiliğine dair susmayı denemiştir. Picasso’nun eserlerinin sermaye tarafından alınması ve bu eserin niteliğinin galeri sahiplerinin belirlemesi, Picasso’nun eserlerinin niteliğinin ne olduğunun tartışmasının önünü kesmiştir. En önemlisi, sanat eleştirmenlerinin ve sanatçı dostlarının yazdığı yazılardır. Bu yazılar da hep onun göklere çıkarıldığını ama eserine dair hiçbir şey denilmediğini görürüz. Kısacası Picasso’nun hikayesi aynı zamanda sermayenin sanat alanında egemenliği hikayesi, yani sanatta star sisteminin hikayesidir. John Berger’in Picasso’nun Başarısı ve Başarısızlığı adlı kitabı okuduğumuzda bu gerçekle başbaşa kalırız. Picasso’nun kendisi sanat eserinin metalaşıma karşıdır. Bunu birçok kez söylemiştir. Ama ne koşullar… ne de koşulları değiştirmek için Picasso mücadele etmiştir. Zaten Picasso yaşamı boyunca sanat ve politikanın ayrı şeyler ol duğunu söylemiş. Bu söylemin kendisinden dolayı, politik mücadeleyi fazla yeğ tutmamıştır Picasso.
Picasso’nun piyasaya sürülüşünün bir yanı dahi hikayesidir. Öte yanı ise on üç on dört yaşına geldiğinde bütün resim tekniklerini aşmış olmasıdır. Babasının üniversitede resim hocası olması Picasso’nun resim sevgisiyle kaynaşınca, yetenekli bir sanatçı çıkmıştır ortaya. Picasso kendine dair yazı yazanlardan kendini görememiştir. Bu da herhalde Picasso’ya garip bir haz vermiştir bu durum. Bilinmemek ve gizemli kalmak onun da istediği bir olgudur. Ama burada önemli olan, sanat eleştirisinin, sanatçının önünü kesme sorunudur. Picasso ne yazık ki, kendinin nasıl bir sanatçı olduğunu öğrenememiştir. Onunla ilgili yazılar, genellikle onun mitleştirilmiş kişiliğine dairdir. Oysa bu Picasso değildir. Bundan dolayı Picasso sanat alanında Kübizm sürecindeki birikimle sürekli resim yapmıştır. Onda son resmiyle ilk resim arasında büyük bir değişim göremeyiz. Bu aynı zamanda Picasso’nun trajedisidir.
Ben Picasso’ya dair irdelemeye girdiğimde, bilincime Picasso’yu tam olarak yerleştiremiyordum. Ta ki John Bergen’in Picasso’nun Başarısı ve Başarısızlığı^ıı okuyana kadar. Bu anlamda John Berger benim için yol açıcı oldu. Öncelikle Picasso kendisini anlamdırmak için çok çeşitli şeyler söylemiştir. Ama sanat eleştirmenlerinin… galeri sahiplerinin söyledikleri onun söylediklerinin önünü kesmiştir. Peki kimdir Picasso.

Marksistler ve Anarşistler

Önce şunu bilmeliyiz. Picasso çoğu kereler şöyle demiştir. “Benim bir İspanyol olduğumu unutuyorsun”. Picasso 1881’de Malaga’da doğuyor. 19 yaşında Paris’e gidiyor, 53 yaşına kadar da bir daha İspanya’ya uğramıyor. Picasso’nun ilk arkadaşları İspanyol anarşistleri. İspanya’da o zamanlar anarşizm çok güçlü.
Ben neden İspanya’da o süreçte anarşizm güçlü diye düşünmeye başladım. Oysa 1850’lerle birlikte Avrupa’da marksizm yaygınlaşmaya başlıyor. Plehanov 1990’larda Rusya’da Marksizmi anlatıyor. Marksist hareketlerinin sanayinin geliştiği toplumlarda güçlü olduğunu, feodalitenin ve sanayinin geliştiği toplumlarda ise yetersiz olduğunu anlıyoruz. Bunun yanında İspanya da anarşist hareketler o süreç de daha örgütlü. Marksizm işçi sınıfına dayanan bir hareket de olsa, hiçbir zaman köylülüğün red etmemiş olsa da, köylülüğün örgütlenme sorunlarından biraz uzak kalmıştır. Anarşizm ile Marksizm arasındaki temel ayrışımdan dolayı, feodal yapılarda Anarşistler daha iyi örgütlenmiş. Marksistler geri kalmıştır. Bu temel ayrışıma girmeden önce şunu söylemek lazım. Anarşizm işçi sınıfının tepkisinden daha çok köylülüğün. burjuvaziye ve feodalitiye tepkisidir, bir anlamda. Bu ayrışım şudur, anarşistler teknik ilerlemenin, çok çeşitli uzmanlık alanlarının ortaya çıkmasının insanın doğallığını yok edeceği görüşün de birleşmiştir. Bu anlamda, yadsınmanın yadsınması görüşünü reddetmişlerdir. Marksistler ise. teknik ilerlemeyi savunmuşlar… uzmanlaşmanında süreç içinde aşılacağını belirtmişlerdir. Anarşistlerin bu söylemi Rouusseau’ya dayanır. Kapitalizmle birlikte, sanayi git gide devleşir. Herşey satılığa çıkar. Piyasa, para, herşeyi belirleyen olgudur. Bunu ilk gören Rousseau’dur “Rousseau’nun on sekizinci yüzyılda bazen erken dönem kapitalist İngiltere’yi, bazen de mutlakçı Fransa’yı düşünerek mahkum ettiği şey on dokuz ve yirminci yüzyıllarda daha açık biçimde ortaya çıktı. Rousseau. geldiği söylenen ilerleme çağına duyulan inançtan ilk kuşkulanan kişidir. Ama aynı kuşkuculuk ilerleme adına, toplumu eleştirmek için de kullanılabilirdi. Toplumun karşısına Doğa’yı koydu. Rousseau; çürümüş, aşırı uygarlaşmış. aç gözlü olanın karşısına da. “soylu vahşiyi koydu”.1 Rousseau’nun “soylu vahşi”si, onun inandığı insan doğasının doğuştan iyi olduğu inancından gelir. Sanırım Rousseau’nun, anarşistlerin, Nietzsche’nin korktukları şey de, insanın bu doğası bozulursa, insanlık da bozulur, yok olur mantığıdır. Bu yüzden, anarşistler ve Rousseau doğayı dönmeyi savunurlar. Lenin’in, Çernişevski’yi övmesinin ardındaki bir yanda bu tartışmadır. Çernişevski, insanın kurtuluşu için teknolojik gelişmenin gerekliliğine inanırdı. Bu anlamda. Rousseau ve Anarşistler gelişmeyi olumlu bulmazlardı. Köy yaşamının kendisini kısmi düzeltmek gerek derlerdi. Bu düzeltim, başlarındaki asalakları atmak anlamındadır. Onları kendi doğalarıyla başbaşa bırakmak yeterliydi. Rousseau bundan dolayı bir toplumsal sözleşmenin gerekliğini söyler. İnsan hakları evrensel bildirisi bu sözleşmenin kısmi ifadesidir. Rousseau şöyle der Toplum Sözleşmesi’nde. “Özgürlüğünden vazgeçmek, insan olma niteliğinden, insanlık haklarından, hatta ödevlerinden vazgeçmek demektir. Her şeyden vazgeçen insanın hiç bir zararını karşılama imkanı yoktur. Böyle bir vazgeçme insanın yaradılışıyla uzlaşmaz. İnsanın isteminden her türlü özgürlüğü almak, davranışlarından her çeşit düşüncesini kaldırmak demektir. Son olarak, bir yandan mutlak bir yetke, öte yandan sınırsız bir boyun eğme şartı koşmak, tutarsız ve boş bir sözleşme olur. Kendisinden her şeyi istemeye hakkımız olan bir kimseye karşı hiç bir borç yüklenmiş olmayacağımız açık değil midir? Tek başına bu koşul, karşılıklı olmayan bir sözleşmenin geçersizliğini gerektirmez mi? Van çoğu benim olan kölem, ne gibi bir hak ileri sürebilir bana karşı? Onun hakları benim olduğuna göre, kendi haklarımın yine kendime karşı ileri sürülmesi, anlamsız bir söz değil midir? Toplum sözleşmesi insanın doğasını bozmamalıdır. Fakat kapitalizm geliştikçe, kendi yasalarını… ahlak anlayışını… dünya görüşünü topluma dayatmaya. Rousseau’nun diliyle insan doğasını bozmaya başlar. Eşitlik… Özgürlük… adalet söylemiyle iktidara gelen burjuvazi, bu sloganları terketti. İnsan emeğinin sömürüsüne dayalı mülkiyet ilişkini, yaşamın her alanına dayattı. İşte bu yüzden Proudhon Mülkiyet Nedir kitabını yazdı. Proudhon’a göre mülkiyet hırsızlıktır. Anarşizm’in temel söylemleri
yaşam bulmaya başladı. Devlete, mülkiyete, iktidara, insan doğasının bozulmasına karşıydılar anarşistler. 19. yüzyılda Nietzsche’yi görürüz. Toplumsal değerleri redediyordu ve bu değerler üzerinden yükselen aklı da. Bu akıl burjuvazinin aklıydı. Nietzeshe bu anlamda insan kendi iradesiyle varolabilmeli, kendi felsefesini yaratabilmeli. Bu ona göre iradeyle olabilirdi. İradenin önemsenmesi… akla (otoriteye)… mülkiyete… devlete karşı çıkma 20. yüzyıla girişte İspanya’da egemendi. Picasso’nun ayakta durduğu yan buydu. John Berger, İspanya’nın o süreçteki anarşistlerin bilinç durumunu göstermek için, Gerold Brenanın İspanyol Labnen- adlı kitabında ıç savaştaki bir olayı aktarır. Bir tepenin üstünde durmuş, Malaga’da yanmakta olan iki yüz kadar evin üstünden göğe yükselen alevleri ve dumanlan seyrediyordum. Yanımda, eskiden tanıdığım yaşlı bir anarşist vardı.
“Ne diyorsun buna?” diye sordu.
“Malaga’yı yakıp yıkıyorlar.” dedim.
“Evet, ” dedi, “yakıp yıkıyorlar. Bak, sana söylüyorum, taş üstünde taş kalmayacak yok, tek bir bitki, tek bir lahana bile yetişmeyecek orada artık; dünyada kötülük denen şey kalmasın diye” Burada anarşistlerin bilinç durumunu görebiliriz. Onlar insan doğasını bozan… insana ait olmayan herşeye karşıydılar. Anarşistlere göre insan kendi hukukunu kendisi yaratmalıdır. Onun önüne hiçbir hukuk koyamazsınız. Ama. burada önemli olan yıkma, yoketme dürtüsüdür. Anarşistler, inanıyorlardı ki, biz herşeyi yıkarsak, onların üzerinde hiçbir baskı kalmazsa, insan, doğasına uygun hareket ederek geleceğin toplumunu (komünist?) ya da ilkel komünal toplumu kuracaktır. Bu inançtır yaşlı anarşistti konuşturan.

Barcelona Hikayesi

Picasso, 14 yaşında Barcelona’ya geldi. Barcelona’ya geldiğinde kendi bulunduğu grupta anarşist görüşler egemendi. “Picasso’nun içinde bulunduğu çevre, o günlerde aşağıdaki Finde siecle bildirisini yayınlamış olan ressam ve eleştirmen Santiago Rusinolün büyük ölçüde etkisindeydi “Yaşamını anormal ve hiç işitilmemiş şeyler üzerine kur… en büyük ıstırabın ağıtını yak ve yeryüzündeki çarmıhtan bul, trajiğe gizemli olanlar yoluyla ulaş: bilinmeyen içine doğsun.'” Bunda ne kadar bilinmeyene mistik bir yönelişim olarak görülse de, sorun sisteme karşı, sistemi yok etmek için önerilen bir akıl sorunudur. Bilineni reddet bilinmezi bul… ona göre böylece çökecektir bu kargaşanın içinde sistem. 1906’da. Barcelona’daki radikallerin lideri Alezandro Lerrou şöyle konuşuyor taraftarlarına. Bu mutsuz ülkenin yozlaşmış uygarlığına dalın ve dağıtın onu; tapınaklarını yıkın, tanrılarının işini bitirin, genç
rahibelerin peçelerini yırtıp türü uygarlaştıracak analar olarak yeniden yetiştirin onları. Mal mülk kötülüklerini parçalayıp kağıtlarıyla meydan ateşleri yakınki bu ateş, uğursuz toplumsal örgütlenmeyi arıtsın.. Ne mihraplar durdurabilsin sizi ne de mezarlar… Savaşın… Öldürün, ölün. Picasso bütün bu fikirlerden etkilenerek var oldu. Gelelim olgunun öte yanına… Derler ki, Picasso Barcelona’lı değil Endülüslüdür. John Berger kitabında bu soruna fazla girmemiş… kendisi de zaten İspanya kültürüne ilişkin fazla çalışmada bulunmadığını söylüyor. Bende öyleyimdir, fakat bu soruya verilecek bir cevap Lorca’nın varlığıdır. Öteki cevap ise Endülüs topraklarında yüzyıllardır süren çatışmalardır. İslam kültürü… çingeneler… Hiristiyanlar… Museviler arasında süren savaştır. Bu yüzden Endülüs toplumu kavgacı, hırçın, duyarlılıkları keskin yaşamaya alışmıştır. Lorca’nın bütün oyun ve şiirlerinin arkasında ki genel konu, şiddet ve kandır. İmgeleminin keskinliği, bir yanıyla Endülüs toplumunun bu yanından gelir. Picasso ve Lorca’nın sanatı bir büyü olarak görmesi, Endülüs kültürünün bu yanında gelir. Onlara göre sanat acıyı dindirme, iç boşaltımı ve sözcüklerle, desenlerle bütün insanlığı ele geçirmedir. Bu yüzden sözcüklere, renklere büyüsel bir olgu varmışçasına bakarlar. Bu yüzden Picasso, kendisinin bir büyücü olduğunu sanır. Resmiyle dünyaya hükmettiğinin sezgisiyle yaşar.
Feodal yapının bulunduğu İspanya, İspanya’da süren iç savaşlar… bu sürecin içinde şekillendi Picasso. Şimdi Picasso’yu bırakıp anarşist ideolojinin aynı zamanda, köylü ideolojisi olduğunu görmek gerekir. Anarşistler… Duygucular… Doğalcılar… Nietcshe’ciler. Bunların hepsi feodalitenin çözüldüğü… kapitalizmin egemen olduğu süreçte ortaya çıktılar. Burjuvazinin insanlık değerlerini yok ettiği süreçte. Bunlar, genel olarak teknik ilerlemeye karşıydılar. İnsanın acısını duydukları için bunlar, çok çeşitli öneriler sunmaya çalıştılar. Bu söylemlerin hepsi, feodaliteden kurtulup şehire gelen insanın acısını dindirmek için söylenmiştir. Duygucu edebiyatın kentten kaçışı simgelemesi, kenti bir bunaltı diye algılaması bundan dolayıdır. 19. yüzyıl sanatçılarının düşe sığınması, çok çeşitli ütopyalar yaratmaya çalışması, kapitalizmin gelişimini görme noktasında gerçekçi olmamasının sebepleri bunlardır. Çünkü ilerlemeyi görme, ilerlemeyi fikriyle yaşama çoğuna göre, insanın doğasını paramparça olmasıdır. Bu korku, insanın doğası parçalanacak korkusu, ilerlemenin kendisini red etmeyi, herşeyı yıkma düşüncesine götürdü onları.

Cüce Hasanlar ve Türkiye

Şimdi, burdan Türkiye’ye geçelim. Ülke insanımızı daha iyi tanımak için. Evde Picasso’yu okurken, misafirler vardı. Ben kitap okurken misafirle pek ilgilenmem Aynı odada kalma zorundaydım misafirlerle, çünkü hava çok soğuktu. Soba bu odadaydı. Misafirlerimizden Bektaş abi, anneme şöyle dedi. “Ya boşver şu Cüce Haşan’ı, kepek dükkanı açtı, bütün gün kahvede oturuyor. Millet kepek almaya geldiğinde Hasan’ı kahvede buluyor. Hasan’da onlara şöyle diyor: Git dükkan açık istediğin kadar kepek al, sonra hesaplaşırız. Ne oldu Cüce Haşan iflas etti. Geçen yılda Cüce Haşan tarlayı sattı, koyun alıp satmaya başladı. Beşe aldığı koyunu üçe sattı tabii, şimdi beş parasız.” Bu Cüce Hasan’ın hikayesi. Türkiye’de Cüce Hasanlar çok. Bunlar ticareti bilmez… bir insanı dolandırmaktan yani üçe aldığını beşe satmaktan anlamazlar. Üçe aldıklarını beşe satarlarsa, kendi kişiliğinin bozulacağına inanırlar. Birini dolandırmak isteseler iç dünyaları paramparça olur. Bunlar, yani Cüce Ha sanlar, kendi doğalarının bozulmasını istemezler Bu yüzden kentte korkarak yaşarlar. Kent onlar için her türlü ahlaksızlığın olduğu insanın insanlıktan çıktığı bir alandır. İşte Rousseau’nun ifade ettiği biraz da budur. Şu Cüce Hasanlar’ın hikayesi’dir.
Ya köyden kent’e gelenler, bunların hikayesi. Eray Veli’nin İstanbul teması çalışmasında anlatmıştım bunu. Biz İstila etmek ve bütün İstanbul’u ele geçirmek için gelmiştik. Kent mi… kent bize dayanamazdı. Kentin hukukunu değil… kendi doğal hukukumuzu kabul ettirecektik kentte. O süt çocukları, bizlerin vahşi savaşkan yanımızı göreceklerdi. Yumruklarımız onların bütün iktidarlarını yıkıp, kendi iktidarımızı yapmak için çalışacaktı. Evet, bu duygularla geldik İstanbul’a. Kendimize büyüsel, mistik anlamlar yüklemiştik ki. hiçbirşey bizim önümüzde duramazdı bize göre. Bütün ahlaksızlıkların kökünü kazıyıp yeni bir ahlak yaratacaktık. Sonunda ben ve abim mahallenin en vahşi, bıçkın serserileri olduk kısa zamanda. Mahalle de birşey olsa, bize söylenirdi, artık mahalle ikitidarımız altındaydı. Sırada kentti ele geçirmek vardı. Yeter ki. sabırlı ve iradeli olalım. Oralardan bir tek şan kaldı bana Gavur İsmet diye. Bugün kasabalardan, köylerden çoğu insan bu duygularla gelir İstanbul’a. Kendi hukukunu dayatır kentte ve bunun üzerinden mücadele eder. Bugün mafya, mafya hukukunun oluşmasının arkasında bu nedenler vardır birazda. Fakat, burada önemli olan nedir, biliyor musunuz arkadaşlar. Rousseau, Proudhon, Nietzsche bu olguların üzerinden felsefelerini var ettiler. Ben de hâlâ kendi doğal hukukumu kabul ettirme anlayışı, hiçbir iktidarı kabul etmeme, iradeyi önemseme yıllarca var oldu. Diyebilir ki, 96 yılında sorgulamaya başladım, yavaş yavaş. Ona da neden olan olgu, çok sevdiğim bir insanın gırtlağına basmıştım, Nerdeyse öldürecektim… nasılsa bıraktım birden bire. Ağladım, bir daha şiddet uygulamayacağım diye kendime söz verdim. Bende var olan şiddet duygusunun nedenlerini düşünmeye başladım.

İnsan Körükörüne Kendini Önemser

Şimdi burdan başka bir yana girelim. İnsan körükörüne kendini önemser. Çok çeşitli ilişkilerin barındığı… insan emeği sömürüsüne dayalı kenti algılamak… anlamdırmak istemez. Hele bugün kent, çok çeşitli olguların barındığı bir alandır. Eskisi gibi ulusal ekonomi yok… bugün emperyalist sanayi bütün ulusal ekonomileri istila etmiş haldedir. Kente gelen kişi, bütün bunların hepsini sorgulayacak bilgi ve birikimi kendinde bulamaz. Bu bilgi ve birikimin kendisine ne verip vermeyeceğini bilemez. Üstelik o kadar büyüktür ki. kent, ölene kadar çözümleyemeyebilir kenti. Bu yüzden körükörüne kentte kendi hukukunu, felsefesini dayatmaya başlar. Marksizm bu anlamda önemlidir. Marksizm bir kapitalist toplum çözümlemesi olduğu gibi, gelecekte komünist toplum umudunu taşır insanlara. Yeter ki olay ve olgulara gerçekçi yaklaşalım.
Marksizm ilerleme fikrini savunur. Toplumların kendi içinden çıkarak, kendi kendini yadsıyarak ilerlediğini söyler. Anarşistler. bu ilerleme fikrine genellikle karşıdırlar. Marks bu ilerleme anlayışından dolayı, burjuvazinin üretimi toplumsallaştırırken… bilgiyi de toplumsallaştıracağına inanıyordu. Böylece sanayiyi elinde tutan burjuvazinin zorunluluğu olacaktı bilgili bir işçi sınıfı yaratmak. Kapital’de şöyle diyordu Marks. “Ama, şimdi, bir yandan işteki çeşitlilik, karşı konulmaz doğal bir yasa şeklinde ve her yerde direnmeyle yüzyüze gelen doğal bir yasanın gözü kapalı yıkıcılığı ile kendisini gösterirken, öte yandan da, büyük sanayi, getirdiği felaketler aracılığı ile, üretimin temel yasası olarak, işin çeşitliğinin kabul edilmesi zorunluluğun ortaya koyarak, işçilerin, bu çeşitli işler için yatkın duruma gelmesini ve bu yeteneklerinin en geniş ölçüde gelişmesini sağlamıştır. Üretim tarzını, bu yasanın normal olarak işlemesine uydurmak, toplum için bir ölüm kalım sorunu oluyor. Büyük sanayi, gerçekte, toplumu, bütün yaşamı boyunca bir ve aynı işlenerek güdükleşen ve böylece bir “parça insan haline gelen bugünün parça-işçisinin yerini çeşitli işlere yatkın, üretimdeki herhangi bir değişmeyi karşılamaya hazır ve yerine getirdiği çeşitli toplumsal görevleri, kendi doğal ve sonradan kazanılmış yeteneklerine serbestçe uygulama alanı sağlayan bir şey olarak benimseyen tam anlamıyla gelişmiş bir bireyi koymayı, bir ölüm-kalım sorunu halinde zorlamaktadır.’* Ama, bu soyutlama ne ilerleme fikrinin reddini, ne de anarşizmin haklılığını getirir bize. Biz de biliyoruz ki, bugün emperyalizm tamamıyla meta kültürüyle insani olan herşeye karşıdır. Sorun geniş, köklü yeni bir sorgulamaya girme sorunudur. Marksizm içindeki gericilik ve ilericilik tartışmasını olumlu, olumsuz yanları çoktur. Anarşistler ilerlemeyle insan doğasının bozulacağını söylerlerken haklı yanları da vardır. Bugün teknik uzmaşlaşma ve çok çeşitli alanları ortaya çıkması insanın kendinden uzaklaşmasını yabancılaşmasını gösterir. Sorunun merkezinde insan doğası tartışması vardır. Anarşistlere göre değişmeden kalan bir insan doğası yani töz vardır. Bu töz (insan doğası) ilkel komünal toplumla kökleşmiştir. Marksistler ise bir tözden daha çok insan doğası sorununa bir tözden daha çok diyalektik materyalizmden bakar. İlericilik gericilik ve töz tartışmasının merkezinde, olay ve olgulara diyalektik bakma sorunu vardır.

Şiir Resimde Çaresizlik ve Şiddet

Şimdi bir iki olgudan daha söz ederek devam edelim, Picasso ve feodal yapıyı daha iyi anlamak için. Feodalite çözüldükçe ortaya çok çeşitli sorunlar çıkar. İkinci Yenicilerin bazı şiirlerine baktık mı jesti öne çıkardıklarını görürüz. Bu yan Cemal Süreya’da da vardı. Bu jest aslında çözemedikleri kapitalizme karşı bir tavırdır. Sadece onların bilinçsizliğini değil, algı eksikliğini de gösterir. Bu çaresizliğin ifadesidir. Aynı sorun çoğu şairimizde yazarımızda da vardır. Hele seksen sonrası edebiyatta, Murathan Mungan’da… Cezmi Ersöz’de…Yılmaz Odabaşı’nda sık sık karşılaşırız. Atilla İlhan’ın ve İsmet Özel’in şiirlerine baktıkta, garip bir şiddet olgusuyla karşılaşırız. Sanki şiir yazarak insanı açımlamıyorlar da, kendi acılarını dindiriyorlar. Kendi güçlerini gösteriyorlardır. Sadece öznel duygularıdır onların… elleri bir kapı arasına sıkışmış, o dizeyi o sıkışmışlığın içinden çıkarmışlardır. Bu şiddet duygusu nereden geliyor diye düşündüm sık sık. Bir iki hafta önce bir ressam arkadaşla sohbet ediyorduk… bir resim albümü üzerinden. “En çok sevdiğim resim Judith V Holofens” dedi. Resim de iki kadın içkiden sızmış bir adamı öldürüyorlar. Adam kadınların ülkesini ele geçirmek için gelmiş. Bu yüzden kadın adamın otağına gidip onunla dost oluyor… içki içirtiyor… sonra öldürüyor. Kadının eline bıçak almış… gözü kinden parlıyor… adam kendini kurtarmaya çalışıyor. “Neyini seviyorsun bu resmin”6 dedim kadının ilk eylemli resmedilmişi dedi. “Ama şiddet kokuyor, olsun onlar ülkelerini korumak için yapıyorlar bunu” Ben yine de tatmin olmadım bu cevaptan. Şu şiddet olgusunu doğuran çok çeşitli nedenler var. Kapitalist toplum tamamiyle şiddetle kendini var eder. Feodal yapıdan gelen kişi, bu şiddeti çözümleyemez. Ama içten içe bu şiddete karşı, bir şiddet oluşturma dürtüsünü içinde yaşatır. Yaşamın her alanının insansız olması, bu insansızlığı çözümlemeden onu çok farklı eylemlere götürür. Şiddet de bu olgunun bir yanıdır. Aslında Atilla İlhan’da, İsmet Özel’in şiirlerinde, ressam arkadaşta olan biraz da budur. Onlar da şiddet, bir çeşit içlerindeki acıyı, çözümsüzlüğü dindirmektir. Picasso’nun bazı resimlerinin arkasında da bu yan vardır. Ondaki bu öznel yan… yani tepkiselliğini sanat eserine yansıması vardır. O da bu anlamda sanat eylemliğini bir insan çözümlemesi olarak değil, bir çeşit kendi acısını dindirme ve tepkisellik olarak görür. Yine de Picasso’nun sanatındaki. aşırı öznellik, şiddet olgusu o kadar sırıtmaz. Ağlayan Kadın tablosunda bu olguyu görürüz. Öznel edebiyat daha çok toplumsal sorunları merkez almaz bunun yerine kendi öznelliğini kor. İnsan irdelemesi daha çok öznel edebiyatta toplumdışı bir ben irdelemesine yani kendi öznel irdelemesine dönüşür.

Picasso’da Büyü

Şimdi Picasso’da olan bu büyü, İspanyolca Duende denilen olguya girelim. “Picassodan sekiz yıl sonra Granada yakınlarında doğan Lorca, yaratıcılık ruhunun eline düşenler konusunda bir deneme yazmışım “Duende’nin Kuramı ve İşlevi”dir bu denemenin başlığı. Duende şeytanca olmayan bir cindir. Lorca, Endülüslü bir şarkıcıdan şu alıntıyı yapar: Karanlık şeyleri olan her şeyde duende vardır. Sonra şöyle devam eder: Bu karanlık sesler, gizemler, hepimizin bildiği bereketli toprağa gömülü kökler, bizim tarafımızdan görmezlikten gelinen ama içinden gerçek sanat olan şeyi çekip çıkardığımız gizemler. “‘Picasso’da bu yan vardır. Bir sanat eseri yaratmaya böyle bakar. Doğadaki göremediğimiz olguları Dionysos’cu bir ruhla, esrimeyle yaratmaya çalışır. Sanatcının özgünlüğü kendi cinini, perini (duente) ortaya çıkarmakla olabilir. Bu yüzden sanatı büyü, kendini bir büyücü olarak görür.

Dışlanmışların Resimleri

1904’te Picasso Paris’e gelir, 19 yaşındadır. O süreçte Picasso dışlanmışların… yoksulların resimlerini yapmaya başlar. Kenar mahallenin insanları onun tablolarına girer. O biraz da onlarla kendini özdeş görür. Kendisi de bu büyük kentte bir dışlanmış yabancıdır. Fakat Picasso Paris’te kalmalıydı, kendi yaratıcılığını ancak Paris’te ispatlayabilirdi. İspanya’da kalsa kimsenin pek tanımadığı iyi bir ressam olabilirdi ancak. Paris’te 53 yaşına kadar kalmasının arkasında biraz da bu vardır. Bu sanayi kentinde o yine de bir dışlanmış, yabancıdır. O artık istila etme ruhuyla ve yaratıcılığını var etmek için çabalayacaktır. Bu süreçte ve sonradan yaptığı bazı resimler de Picasso, toplumsal yoksulluğu anlatacaktır. Ama en önemlisi kapitalizmin insanların iç dünyalarını boşalttığı, onları insansızlaştırdığını göstermesidir. İnsanlar anlamsız bakarlar… duyuları, duyguları yitmiştir. Bu olgu Avigonlu Kızlar tablosunda da vardır. Ona göre insanın doğallığı yitmiştir. Kapitalizmde insanın iç dünyasının zenginliği bitmiştir. Picasso’nun bazı resimlerinde kadın ve erkek vücutlarını aynılaştığını görürüz. Bu durumun arkasında ta 1904’te yaptığı “Kısıtlı Öğün” tablosunu getirdiği sonuçlar vardır. Cinselliğin yitimi… iç dünyaları çürümüşlüğü… hayatın anlamsızlığı içinde şekillenir. İnsanlar çevreye kayıtsızdır. Anlama, anlamlandırma sorunu yoktur hiç kimsenin. Kapitalizm insanı yoketmiştır. Her şeyi aynılaştırmıştır. Picasso’nun bazı resimlerde yaptığı vücudun şeklini bozma olgusu daha çok bu olgularla birlikte, yaptığı resme vermek istedikleri anlamlarla ilgilidir. Bunun yanında Picasso’nun sirk dünyasını resmedilişlerinin arkasında, yine terkedilmiş… toplum dışına itilmiş o insanlarla aynı duyguyu yaşaması vardır. Palyaçoların… cambazların…akrobatların gezindiği tablolar. Paris’te kendinin dışlanmışlığının gösterdiği resimlerdir. O sanki onların içinde kendini buluyordu. Hiç bir şeye bağlanmadan kendi içlerinde yaşayan bu insanların dünyası kendini çekiyordu. Evet diyordu, sanki, hiç bir şeye bağlanmadan… kendi içinde iradeyle yaşamak lazım. Ona göre sanki sirk dünyasının insanları dünyanın en özgür insanları. Ama kısa zamanda sirk dünyasının insanlarının böyle olmadığını görüyor. Çünkü resimlerinde özgürlüğe tutkun o insanları görmekten daha çok. hüzünler ve sevgisizlik içinde yaşıyan insanları görürüz. Bu arayışın diğer yanında insan nasıl fantazyalarla birlikte kendine yabancılaşmadan bir toplumla birlikte yaşayabilir anlayışı vardır. Puşkin’in Çingeneler’i yazması bu güdüden dolayıdır. Toplum dışı doğayla içice yaşayan bu insanlarla yaşarsa, kendi özgür doğasının yeniden doğacağına dair bir inançtan dolayıdır. Onlara göre gelecek dünyayı ancak ve ancak bu özgür doğası olan insanlar kurabilir. Yaşadığımız toplum bizim doğamızı yok etmiştir.

Kübizmi Anlamak

Picasso’nun Paris’te 1907’le birlikte kübistlerle birlikte hareket etmeye başlıyorlar. Bu süreç Kübist ressam ve şairlerin ikinci paylaşım savaşına katılmasıyla son buluyor. Bu süreç Picasso’nun gelişimini sağladığı gibi, onun yavaş yavaş ünlenmesini sağlıyor. Kübizmi anlamak için 20 yüzyıla girişte dünyayı anlamakla ilgilidir, birazda 20 yüzyıla girişi Lenin Emperyalizm kitabında şöyle belirtiyordu. “Büyük bir girişim vb. dev boyutlara ulaştığı zaman ve çeşitli verileri tam olarak hesaplayabilme temelinde on milyonlarca insan için gerekli olan bütün temel hammaddelerin üçte ikisini veya dörtte üçünü sağlamayı planlı bir şekilde örgütlediği zaman: hammaddeler bazen yüzlerce, binlerce milyon uzaktada olsa, en uygun üretim yerine sistematik ve örgütlü bir şekilde nakledildiği zaman; çeşitli mamul maddelerin imaline kadar birbirini izleyen bütün işleme aşamalarını bir tek merkez yönettiği zaman, bütün bu ürünler bir tek plana uygun olarak onlarca ve yüzlerce milyon tüketiciye dağıtıldığı zaman (örneğin Amerika ve Almanya’da “petrol tröstü’nün petrol dağıtımı) üretimin toplumsallaşmasıyla karşı karşıya olduğumuz açıktır artık… Kapitalistler kendilerine rağmen sanki yeni ulusallaşmaya uzanan geçişsel bir toplumsal düzene sürüklenirler… Üretim toplumsallaşır, ama mülk edinimi özel kalır.” Evet üretim ilk defa böyle bir toplumsal boyutlara varmıştır. Eyfel kulesi 1889’da yapılıyordu, bu kule gökyüzüne doğru yükselişi gösterdiği gibi, aynı zamanda büyük kentleşmenin sanayileşmenin simgesiydi 1889’da yapılan kulenin her tarafı elektrik ışıklarıyla donatılmıştı. Elektrik artık kentleşmenin temel unsuru olmuştu. 1907’de Fransa’da otuz bin motorlu araç vardı 19134’e gelindiğinde Fransa yılda kırk beş bin motorlu araç üretiyordu. 1900’de uçaklar üzerine çalışılmaya başlanıldı. 1909’da ise Bleriol. Manş’ı uçakta geçti. Toplumsal üretim sanayileşme, teknolojik gelişim ilk defa bu kadar gelişmişti Kübistler ilerlemeye pek inanmıyorlardı ama bu ilerlemeninde kapitalistlerin canlarına okuyacağına inanıyorlardı. Bu yüzden büyük bir merakla ilerlemeyi gözlüyorlardı. Optik alanındaki metalürji Kuantum Teorisi ve atom çekirdeğinin bulunması ve daha çok çeşitli olgular Kübist’leri etkiliyor.
Yirminci yüzyıla girişte, bilimde, teknikte bu gelişim… Hegel’le Marks’la birlikte başlayan diyalektik bakışın da gelişimini sağlıyor. Çeşitli bilim dallarının birbirinden etkilenmesi, bir olgunun bir başka olgunun önünü açması, bunların hepsi Kübist sanatçıları etkiliyor. Bu bakış açısı sanata yeni bir bakış. gerçekliği çok çeşitli şekilde göstermenin yolların açıyor. Artık yirminci yüzyılla birlikte biz daha çok doğanın gözlemiyle ortaya çıkan bir teknik değil, doğada olmayan ama bilimin içice geçmişliğin yarattığı olgular üzerinden oluşan bir bilim, teknik görürüz. Elektrik, uçak vs. gibi doğa da olmayan olguların ortaya çıkması kübistlerin gerçekliğe, yeni bakışlar sunmasının yolların açıyor. Bu kendi içinde yaşama yeni bir yorum olurken… aynı zamanda umudun bir başka şekilde ifadesi oluyor. Bilim, teknik… Emperyalizmin devasa boyutlara ulaşması, üretimin toplumsallaşması bütün bunların üzerinde şekilleniyor kübizm. Yine bunların diyalektiği zorunlu bir diyalektiktir. Yirminci yüzyıla girişin getirdiği zorunluluklardır. Bilimin, tekniğin içice geçmişliğini getirdiği bu sonuçlar ve bu sonuçların diyalektiğini kavrayabiliyorlardı onlar. Tarihsel materyalizm… yani toplumların içiçe geçerek ilerlediği diyalektik bakış onlarda yoktu. Onlar daha çok sanatın, sanat tarihinin ve bilimin diyalektik yapısını kavrayabiliyorlardı. Bu yüzden dünyaya bütünlüklü bakamıyorlardı. Sanat eserleri devrimci olsa da, onlar hâlâ çok çeşitli yetersizlikler yaşıyorlardı. Süreç içinde kübist sanatçıların bazılarının Marksist, bazılarının hiç değişmeden kalması Picasso gibi. Bazılarında dinsel inançlara kaymasının arkasında bu nedenler vardır.

Resim Resimdir Doğa da Doğa

Artık resim resimdir, doğa da doğa anlayışı iyice bilince çıkıyor. Picasso şöyle diyor. Şimdiye kadar doğal bir sanat eseri gören var mı, bilmek isterdim doğrusu. Doğa ve sanat iki ayrı şeydir, aynı olamazlar. Doğadan ayrı bir şey olan düşüncemizi sanat yoluyla dışavururuz. Bir de kübistlerden önce izlenimciler var. “Sevrat ve özellikle insanın tümel varlığına resimdeki yerini yeniden kazandırmaya çalışmış olan Cezanne ile yeni – izlenimciler doğanın ve insanın bu ayrışmasına, dağılışına tepki gösterdiler: ressam, yalnızca aşırı duyarlı, sanrılı bir göz olmaya boyun eğemezdi. O bir insan olmak istiyordu: yani bir yapıcı, bir yaratıcı. Yapıtı insanın yasasına göre, göz ve akıl, istenç ve şiirdir bu – kavranılan bir nesne, bir tablo- nesne olan bir yaratıcı olmak istiyordu.
Ancak buradan gidilirse, Picasso’nun 1907 sıralarındaki girişiminin gerçek değeri anlaşılabilir: O, Cezanne”m denemesine son derece cesur bir gelişim kazandıracaktır.
XX. yüzyılın başında, izlenimcilere kolaylıkla yönetilen sitem, resim yapısının anlamını yitirmiş olmak, o zaman atölyelerde kullanılan deyimi ile, “omurgasız” resim yapmak ve eşyaların ancak anlık, raslantısal görünüşlerini yakalamaktır’’’ Bütün bunlardan başlıca fotoğrafın gelişmesi resim ve anlam kavranmasını hızlandırıyor. Bunun dışında resmin faydacı yanı da yok oluyor. İşte kübistler ve Picasso bu olgular üzerinde var oluyor. Fakat Picasso’nun İspanya’dan getirdiği bir başka yan var. Bu yan kübistlerin içinde onun hızlı bir şekilde öne çıkmasını sağlıyor. “Benİn alabildiğine yüceltilişi ve gizemcilik, Hıristiyanlık ve anarşi, Barcelonada, Ouat re Gatı kabaresinde ortak bir Nietzsche ve Tolstoy, Maurice Barres, Ruskin ve İbsen hayranlığı içinde bir araya gelen genç sanatçıların ruh hallerinin temel öğeterindendir. Ressam Rusinyol, hepsinin ortak yanı olan başkaldırının parolasını ortaya “Kalıpları Kırmak”10 Bütün bunların üzerinde şekillendi Picasso. Artık onların temel yöntemi nesnenin kendisini parçalama ve yeni bir perspektifle vermekti.

Picasso’nun Yıkıcılığı ve Biçem

Picasso’nun Kübistler içinde öne çıkmasının en önemli nedeni onun yıkıcılığa tutkun olmasıdır. O resme kendi öznelliğinin hazzıyla yönelirken… o ilkel vahşi duygularıyla hareket ederdi. Yıkım onun en temel özelliğidir. O resimle, resim tarihini, Avrupa uygarlığını, kapitalizmi yıkıyor… böylece kendi ilkel doğasını herkese kabul ettirmek… kendi iktidarını kuruyor. Onun resimde aldığı haz ve çalışma da gösterdiği o emekçilik bunun üzerinde yükselir. Bakın Picasso ne diyor “Eskiden resimler sonuca aşamalarla götürülürdü. Her gün yeni bir şey getirirdi. Resim eklemelerin toplamıydı. Oysa benim resimlerim yıkımların toplamıdır. Bir resim yaparım ve sonra onu yıkarım. Ama sonunda kaybolan bir şey yoktur. Bir yerden çıkardığım kırmızı başka bır yerde ortaya çıkar.”” Evet Picasso hem kendin, yıkarak… hem resim tarihine yeni perspektikler yaratarak var olmuştur. Bu sorunun cevabı. Picasso’nun yine bir sözünde gizlidir. -Aslında hiçbir biçemi olmayan bir sanatçıyım ben.”O bir biçem yaratır sonra o biçemi yok eder. Bu olgu 20 yüzyılın kübizmin ve Picasso’nun ruhsallığının getirmiş olduğu bir sonuçtu. Bu sonuç gerçekliğe çok çeşitli şekilde bakabilmenin yollarının açılmasıydı. İşte bu çok çeşitliliğin getirdiği hazdır aynı zamanda. Picasso’yu sürekli resim üretmeye, kendi kendisini yıkmaya götüren bir anlayışla hareket etmesini sağlamıştır. Bu durumun diğer yanı ise bu anlayışın sanatın bir moda gibi algılanmasını sağlamıştır. Sanat kalıcı olan ve klasik olan değil sürekli yıkıcı ve geçici olan anlayışıyla içice geçmiştir. Bu süreçte yıkıcılığı önüne koyan yüzlerce manifestonun yazılma nedenlerinden biri de sanatın sadece yıkıcı yanıyla algılanmasıdır. Bu süreçte çoğu sanatçının sanat üretimi yapıcılıktan daha çok yıkıcılığı öne almasıyla ilgilidir. Gelelim olgunun bir başka yanına, bu onların kendi kendilerini yıkmaları ve yeni biçem zenginliklerini neler içinde çıkardığını gösterir. Aynı zamanda resim tarihine sıkı sıkıya nasıl bağlı oldukların da. “Birçok insan, kübizmi, bilinemeyen sonuçlar doğuran bir deneyim, bir geçiş sanatı olduğunu düşünüyor. Onu anlamadıkları ortada. Ne bir tohumdur ne de bir cenin; aslında biçimlerle ilgilenen bir sanattır Kübizmi; ve bir biçim ortaya çıktığında da. onun kendine ait bir yaşamı vardır. Picasso bu söylemi yaparken, kendilerinde olan bir olguyu çok güzel şekilde açığa çıkartıyor. Kübizmin sadece bir biçem çalışması olduğunu… daha doğrusu sürekli değişen biçemler çalışması olduğunu söyler bize. Bu çalışma kendisinin temel nesnesi olarak resim, heykel, plastik sanatlar alanında var eder. Bu söylem bir noktayı işaret etmek anlamında önemli. Picasso diyor ki, benim anladığım kadarıyla, bizi o kadar övmenize gerek yok… bunlar zaten vardı, biz o biçemleri biraz daha görünür kıldık. Ama bu açıklamanın kendisi bir noktayı göstermek için yeterli olsa da, kübistleri anlatmak için yetersizdir. Çünkü kübistler 20 yüzyıl’ın o çok çeşitli olguları üzerinde var oldular. Gerçekliğe yeni bir perspektikle bakmanın yollarını yaratmalarının nedeni, daha önce sözünü ettiğim nedenlerdir. Bunun yanında bu biçem çalışmalarının 20 yüzyıla girişte geniş bir perspektik yarattığının farkında değil Picasso. Biz vardı, bunu gösterdik derken, bir alçak gönüllülük yapar Picasso. Bunun yanında bizi anlamak resim tarihini yeniden irdelemekten başka bir şey değildir, derken Picasso, bilinçle kavramalarını istiyor resimlerine yönelenleri.

Nasıl Bir Biçem

Kübizm. Picasso’nun söylediği gibi sadece bıçem çalışması değildir. Bunun yanında yeni bir içerik yaratma… yeni bir tema yaratma sonucudur. Fakat açıldıkları geniş biçem alanından dolayı tema ve içerik sorunlarını hep geriye atmak zorunda kaldılar. Kübistlerin ilk çıkışlarında ki başkaldırı biçeme yöneliktir. Kübistlerin ve Picasso’nun bütün resimleri yeni bir biçem nasıl olmalıdır şekillenmiştir düşüncesiyle şekillenmiştir. Ama bu, hiç temaya, içeriğe dair düşünmediler anlamına gelmez. Picasso’nun otuzlardan sonraki resimlerde bu olguyu yer yer görürüz. Ama bu durum çok kısa evreler için geçerli. Bu evrelerde kendi öznelliğini resime yüklemek için, gayret gösterdiği, kendi öznelliği içinden çıkardığı resimlerdir diyebiliriz. Boğa, At ve Kadın Matador. Ağlayan Kadın. Boğa Güreşçisi vb. eserlerdir.
Bu biçem çalışmaları nasıl oluyordu, onu biraz açmak gerekir. Nesneyi, bilincimizde olduğu gibi canlandırmak, ama nesnenin anlamsızlığı uğramamasını sağlamak. Bu yüzden önlerine gelen nesneyi tamamiyle parçalayıp… nesneyi belirtecek yeni anlamlar üzerinden yapıyorlardı. Keman. Gitar, Keman Çalan Kadın, Duvara Asılı Keman vs gibi eserler Picasso ve Kübistleri anlamamız için önemli eserlerdir. Bir başka çalışma ise doğada olmayanın doğaya sunumudur. Nesneden yeni bir perspektif üretilir böylece. Picasso’nun çoğu çalışmasının arkasında bu olgu vardır. Örneğin Saçını Yapan Nü, Koltukta Oturan Kadın, Oyuncak Kayıkla Kızlar, Kadın Başı (bronz heykel). Kadın Başı Picasso’nun kadınla erkeğin içice geçişini simgeler. Yüz, iki uzva indirgenmiştir. Picasso’nun çoğu çizimlerine baktıkta bu tür eğretilme çalışmalarını görürüz. Guernica tablosu bu anlamda önemlidir. Guernica aynı zamanda doğada olmayanın doğaya sunumudur. Bu anlamda Guernica tablosunda çok çeşitli toplumsal olay ve olguları soyutlanmış halde durur. Bir başka çalışması ise imgeleri üst üste getirerek yapılan simge çalışmalarıdır. Bu tür çalışmalara dikkatli baktıkta mitolojinin sanata çevrildiğini görürüz. Birde çok çeşitli desen ve figür çalışmalarının getirmiş olduğu sonuçlar vardır. Kübistleri ve Picasso’yu anlamak bu biçem çalışmaların kendisini ve çok çeşitliliğini anlamaktan geçer. Picasso’nun benim biçemın yoktur demesinin arkasında bu olgu vardır. Bu kadar çeşitli biçem alanının içinde, Picasso’nun içerik ve temadan uzak kalmasının sebeplerini anlamak gerekli. Zaten bu biçem çalışmaları ona büyük bir haz veriyordu. Eski resim geleneğini yıkıyor… onları yeni biçemlerle üretiyordu. Picasso’nun çoğu resmi bu olgular üzerinden üretilmiştir. Birkaç örnek vermek gerekirse, Poussin’in Eliezer ve Rebeccasına karşılık, Picasso, Çeşme Başında Kadınları… Poussin’in Panın Zaferine karşılık. Picasso, Baküs Ayini’ni… Delacroix’in Cezayirli Kadmlar’ına karşılık, Picasso Cezayirli Kadınları… Velaguaz’ın, Meninas Ailesine karşılık. Picasso, Meninas Aılesi’ni vb. çizmiştir. Böylece Picasso nesneye bakışımızı değiştiriyordu. Bunun getirdiği haz bir anlamda Picasso’ya yetiyordu. Böylece o ilkel vahşiliğinin saldırgan yanını doyurabiliyordu. Picasso’nun saldırgan, anarşist hiçbir iktidar tanımayan yapısı bu anlamda onu tatmin ediyordu. Böylece şakacı, çocuk gibi oyun oynamayı, seven yanı da ortaya çıkıyordu. Hem sanatçı çocuk kalmalıdır. Picasso’da böyledir.

Picasso’nun Kadınları

Picasso’nun resimlerine baktıkta, çalışmaların da en çok kadın resimleriyle karşılaşırız. Bu kadınlar bize ne hıristiyanlığın kutsallığını duyurtur… ne asil aileden gelen kadınların o gururunu. O resimlerini elinden geldiğince, toplumsal olay ve olgulardan soyutlayarak, doğaya sunum için yapmıştır. Bu anlamda onun kadınları da toplumsal olay ve olgulardan soyutlanmaya çalışılmış kadınlardır. Bu yüzden Picasso’nun resimlerinde hıristiyanlığın… burjuvazinin… emekçi kadınların vurguladığı imgelemleri pek görmeyiz. Onlar daha çok bu dünyayı algılayamamış… Sınıfsal duruşları pek olmayan… kuşku içinde özgürlük arayışları olan kadınlardır. Picasso’nun Yarış, Avigon’lu Kadınlar (her ne kadar anlamsızlığı ifade etse de, arayışı da ifade eder. Bu genelevi kadınları) Siyah Divan Üzerinde Nü, Ayna, Kırmızı Koltukta Oturan Kadın daha nice resmi vardır böyle. Picasso’da kadınlar… kadınların dünyasını anlama sorunu, onun en önemli çalışmaları olmuştur diyebiliriz. Onun resimlerine dikkatle baktığımızda, çıplaklık bir utanç olmaktan çıkmış, doğal bir olgu halini almıştır. Bu doğal olgu erotizmle içice girmiştir. Fakat bunun arkasında bir başka olguda resminde, hele de sevdiği kadınların resimlerinde kendi öznelliğini, onun kendisinin bir parçası olduğunu; gösterme çabasıdır. Ağlayan Kadın ve Kadın Başı çalışmaları bunun simgesidir.
Kaynak tablosuna bakıyorum Picasso’nun. Biçemsel olguları geçersek, kadına bakış açısını görürüz. Kaynak\a varoluşunun sebebi kadındır. O bütün güzellikleri sunar. Suyun kadının elindeki testiden sürekli akışı, kadının bitimsizliğini, sonsuzluğunu simgeler. Ama resimde suyun akışı, öyle bir hareketsizlik ve doğallık içinde verilmiş, akan suyu fark edemeyiz. Sonra dikkatli bakınca anlarız, testiden sürekli akar su… yeter ki görelim. Sezdirmeden, dolu dolu. O çağrışımlar içinde duran kadın, kendi varlığından korkmaz. Özgürlüğünü hissediyordur o çağrışımlarını da. Onda ne başkasını ezmek vardır… ne de kendisini ezdirmek. O büyük eşitliğin dinginliğinden bakar. Yüzü öne hafifçe uzatılmış… böylece kendine yeterliliğini, iç huzurunu daha iyi hissediyoruz kadının. Kadın belirli savaşlardan geçmiş ama gururlu. Bu kadın nerede yaşamış diye düşünüyorum. Bu yüzyılda olamaz… Gelecek yüzyılda bilemem. Ama, bu Picasso’nun kadını… onun ütopyasının düşlerinin kadını. Onun gelecekteki kadını. Kaynak tablosunu görürseniz, dikkatli bakın. Kadının bacaklarının açıklığına. Eğer kadının bacağı biraz daha açık olsaydı, resim ucuz bir erotik çağrışım yaratacaktı. Bacağı biraz kapalı olsaydı, kadının o iç dinginliği, kendine güvenirliği yok olacaktı. Onun sistemin değerleriyle yaşadığım anlayacaktık. Yine de bu kadın Picasso’nun kadını. Bunu anlamak için onun Düş Tablosuna bakmak lazım. İki resim… ikisindeki kadınlar, birbirlerini tamamlar. İkisi de, doğanın içinde mutlu olmak isteyen… bütün değer yargılarının dışında yaşamak ister. Onları bağlayan akıl… ahlak… iş… araba herşeyin dışında. İyice bakarsak, görürüz ki. Düşteki Kadın, Kaynak tablosundaki kadını düşlü- yordur. Yani Picasso’nun dünyasını. Buradan hemen Kumsalda Koşan İki Kadın tablosuna geçelim. Resmin bütününe baktıkta bir mutluluk hissederiz.
Kadınların yüzlerinin başka başka yöne bakması koşarken, garip gelir. İşte burada Picasso’nun dediği şudur. Bütün herkese, bırakın kadınları rahat yaşasınlar. O bu anlamda, özgürlükçüdür. Peki, kimdir ahlak yargılarım… aklı koyan… kimdir bir sömürü cenderesi içinde kadını ezen. İşte bu nokta da Picasso cevap veremez. O her türlü baskıya, ahlaksız, akla karşıdır. Şöyle der, Picasso, kadın kendi seçimini yapabilecek bir varlıktır. Bu kadın tabloların arkasında Picasso’nun ütopyasını görürüz. Böyle bir yer yoktur, hiçbir zamanda olmayacaktır. Gerçekten “olmayan yer” yani ütopyadır. Doğanın içinde, doğaya uygun… özgür yaşar… ya da doğayı özler kadın. Bütün kurtuluş o olmayan yere bağlanmıştır. Bu toplum, toplumun sorunları bu sorunlar ve savaşın içinde şekillenen kadın, onun eserlerine girmez. Savaş onun dünyasında (doğasında) yoktur, o savaşı lanetlemiştir sanki. Onun cinselliğine de buradan bakmak gerekir. Sevgililer, tablolarında cinselliğin verdiği hazla yaşar. Bu hazza bir üçüncü kişi giremez… dış dünyayı, toplumsal olay ve olguları algılayamayız. Çoğu nülerinde bu yön vardır. O cinselliği kendi doğası içinde verir. Bu resimlerde biraz da Picasso’nun doğa anlayışıyla, öznelliğini de görürüz.
Picasso bir ressam için, ciddi bir desen çalışmasının her her büyük sanatçı için vazgeçilmez bir araç olduğunu söyler. Picasso’nun Kahnvveller’in Portresine bakınca bunu açık bir şekilde görürüz. Öne koyduğu desenle arkada bir kişilik yaratmıştır. Sanki arkadaki kişi bütün tabloyu kaplayan desenlerle birlikte vardır. Kişilik, desenlerle içice geçerek tabloyu kapsamıştır. Bu olgu bile resme yeni bir bakış acısı vermenin ne demek olduğunu bize net gösterir. Yine desenlerle yaptığı kendi tablosunda da aynı yöntemi izlemiştir.
Picasso ve kübistlerde bir yön vardır. Bu da onların resimlerindeki hareketsizlik sorunudur. Picasso elinden geldiğince, resme hareket veren unsurları ortadan kaldırmaya çalışırdı. Bu yüzden onların resimlerinde, renk lekelerini, hareketli figürleri, dalgalı, içice geçen çizgileri ve ışığı, ışık oyunlarım pek göremeyiz. Elinden geldiğince Picasso resimle, seyreden arasına birşey koymaya çalışmaz. Bu olgular Picasso’nun ve kübistlerin bütün resimlerini kapsamada, çoğu resimlerinde vardır. Bu anlamda Guernica bunun somut örneğidir.

Picasso’nun Komünist Partisine Girişi

1945’e geldiğimizde, Picasso Fransa Komünist Partisine giriyor. Bu kararını şöyle açıklıyor. “Fransa’da, Sovyetler Birliğinde, benim kendi ülkem ispanyada en cesur davrananlar Komünistler olmadı mı? Nasıl tereddüt edebilirdim? Kendimi adamaktan korkmak mı? Ama tam tersine, kendimi hiç bu kadar özgür, hiç bu kadar bütünleşmiş hissetmemiştim. Sonra, yeni bir ülke bulmakta öylesine sabırsızlanıyordum ki: Hep bir sürgündüm ben, ama artık değilim. İspanyanın beni yeniden kabul etmesini beklerken, Fransız Komünist Partisi kucağını açtı bana, orada en çok saygı duyduğum insanları buldum, en büyük düşünürleri, en büyük şairleri, O Ağustos gününde Paris’te gördüğüm, o kadar güzeI olan Direniş savaşçılarının bütün yüzlerini buldum; yeniden kardeşlerimin arasındayım.” Picasso Komünist partisine girmekle, bütün çelişkilerini çözeceğini sanıyordu. Öyle ya dostlarıydı komünistler onun. Ama ne komünistler Picasso’ya doğru bir yönlendirim de bulundular… ne de Picasso kendini ifade edecek bir zemin buldu. Picasso’nun üstüne yazılanların büyük çoğunluğu Picasso’nun üstünü örten… onu mitleştiren… onun sanatını ne olduğunu göstermeyen yazılardı. Komünistlerde, Picasso’yu mitleştirmeye devam ettiler. Bu ancak Picasso’ya ün, para ve dünya çapında tanınmasını sağladı. Ama sanatının gelişimi için gerekli olan zemini yaratmadı. Picasso’nun o eski Rousseau’cu anarşistler… Rousseaucular… Nietzscheciter bunların hepsi çözülen feodal yapı sürecinde, kapitalizmin yoğun insan sömürüsüne karşı bir tepki felsefesidir birazda. Picasso’nun kendisi ve sanatı da bunlardan etkilendi. Biz Picasso’nun bir karşı çıkış (bütün biçemciliğine rağmen) bir tepki sanatıdır diyebiliriz. Bence Picasso’yu anlamdırmak… onun arkasındaki çok çeşitliliği zenginliği görmek, 20. yüzyılı anlamdırmak, aynı zamanda, sermayenin sanat alanında nasıl egemen olduğunu görmektir.
Anarşist, Nietzscheci yapısından… doğaya sunum yapmasından… kübist biçemci anlayışla yeni temalar üretmesini, komünistler kısmi de olsa sağlayabilirdi. Ne yazık ki, kırk beşlerden sonra Picasso’da böyle bir gelişim göremeyiz. Oysa Picasso gerçekten yetenekli bir sanatçıdır. Resim, heykel, plastik sanatını bütünlüklü kavramıştır. Onun resimlerine baktıkta, eski uygarlıkların sanat anlayışını günümüze nasıl bir devrimci anlayışla getirdiğini görürüz. Japon, Mısır, Yunan. Roma vb sanatın günümüze çok çeşitli üretimlerle taşımıştır Picasso. Ama en önemlisi uygar gören batıya karşı, bu resimlerle gösterdiği tepkisidir. Onun çok çeşitli olgularla varolması, resim, heykel, plastik sanatlardaki birikimi… ne yazık ki kırk beşlerden sonra da boşa gitmiştir. Komünistlerde onu mitleştirmekten başka birşey yapmamıştır. Oysa dünya halklarının… insanlığın çektiği acıları. Faşizmin yüzünü göstererek yüzlerce resim yapabilirdi Picasso. Bugün Picasso’ya baktıkta, Guernıca resminin bile faşizme tepkiden daha çok biçimsel bir güdüyle yapılan doğaya sunum olduğunu görürüz. Picasso elinden geldiğince. toplumsal olgulardan soyutlamaya çalışmıştır tabloyu.

Bir İki Olgu

Şimdi bir iki olgudan daha söz edip, yazanı bitireyim. Picasso’nun ve Kübistlerin hikayesinin bir yanı gerçekliğe yeni bir bakışın üzerinden şekillenen biçem sorunuydu, Bunlar, bıçemi önemsedikçe, biçemin o geniş alanına girdikçe. Avrupadaki sanat alanında da bu devrimcî bıçem anlayışından dolayı, herşey biçemdir denmeye başladı. Sadece biçemin öne çıkarıldığı saf sanat anlayışı yaygınlaştı. Sanatı sadece biçeme indirgediler. Kübıstler. çok çeşitli sanat akımlarını etkilediler. Gerçeküstüçüler, Dadacılar, Fütüristler, Postmodernler. Kübistlerin söylemlerinin üzerinden çıktılar biraz da. Biçimçilik ve saf sanat anlayışı Avrupa’da egemen olmaya başladı bu süreçte. Ama bu süreçte, başka egemen o!an şeyler de vardı faşizm gibi. Avrupa ve Dünya iki paylaşım savaşı yaşadı. Kübistlerin… Gerçeküstücülerin, Dadacıların vs. sanat eserlerine baktıkta. Faşizme, emperyalizme karşı bu büyük tepkiyi göremeyiz Kübistler bu biçemciliğın böyle bir sonuç doğuracağının farkında değillerdi. Yanı Avrupa’da biçimçiliğin bu kadar yayılacağını onlar da istemeden gerici sanata hizmet ettiklerini pek farketmediler. Birşeyleri yıkarken onlar biçemci anlayışlarıyla, ne yazıkki herşey biçemdir anlayışı da egemen olmuştur Bundan dolayı, emperyalizme karşı, yetkin bir devrimci sanat savaşımını göremeyiz. En önemlisi üretilen bu sanat eserlerinin çoğu, sınıf savaşlarının yansımasından daha çok, Avrupa’nın bir kültür sermayesine dönmüştür.

Bu yazı 2004’te İnsancıl dergisinde yayınlanmıştır.

DİPNOTLAR

1. John 8orger. Picasso’nun Başarısı BaşarısızlığıCev
Y Salman M.G Sökmen 3 Bas. 1999.
2. J.J. Roussoau. Çev V Günyol Toptum Sözleşmesi 3 Bas. 1969. Can. Yay.
3. John Berger. Picasso’nun Başarısı ve Başarısızlığı Cev
Y. Salman M.G. Sökmen 3 Bas. 1999 :s! Metis Yay’ı John Gerger PicassoCev
5. John Berger Picasso’nun Başarısı Başarısızlığı Cev Y, Salman M.G. Sökmen Bas 1999 İst. Metis Yay
6. Kari MarkS. Kapital, Cev Alattin Bilgi Bas 1992 Ankara. Sol Yay.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

ÇOK OKUNANLAR

YANNİS RİTSOS’UN ŞİİRİNDE DÜŞSEL VE MELANKOLİK ÖĞELER

Günümüz şiiri diyebilirim ki, Yannis Ritsos’un şiirinin zirveye çıkmasıyla, birlikte bir gerilemenin içine girmiştir. 18. Yüzyılın ve 19. Yüzyılın önemli sanat eylemliliği...

KÜLTÜR ENDÜSTRİSİ VE İŞÇİ FİLMLERİ FESTİVALLERİ

A. Halûk Ünal 15. İşçi Filmleri Festivali (İFF) bitti ve geldiği nokta itibariyle, arkasındaki yaratıcılar...

DÜNYA COVİD19’A TESLİM OLDU

Cahit BÜÇKÜN DÜNYA, COVID-19’A TESLİM OLDU, “SÜRÜ BAĞIŞIKLIĞI” ANLAŞMASI YAPTI!Başta eşitlikçi ve insanı yaklaşımla Covid-19’ı sıfırlayan ve akıllı...

TAMLASANA

TAMLASANA   Uyandım yine eksik yanımla tamlasana elimi yüzümü yıkasana sevginle ayı alıp güneşini koy gökyüzüme hadi durma gülüşünü giyindir işe giderken ellerini koy çantama aman ha unutma yanağımda kalsın dudakların merak etme yüreğin...

SON YORUMLAR

Özgür BAŞKAYA on #YargıtayTahliyeEt
Prof. Dr. İbrahim Bozkuş on HAŞHAŞ GAZETESİ VE KAYMAKAM ABDÜLKADİR AKSU
Ikbal kaynar on ŞİİRİM ISITIR SENİ
gulhan genc on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on Evin Anahtarı
Rafet Canpolat on Evin Anahtarı
Atilla IŞIK on Evin Anahtarı
Deniz on Evin Anahtarı
Arif Sürücü on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on ASKIDA EKMEK
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultam on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gökhan GURBETOĞLU on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gürel SÜRÜCÜ on HAYIR BABA TÜRBESİ
İlter koçak on HAYIR BABA TÜRBESİ
Fikret Ökmen on GUNDİ
Perihan sever dirican on GUNDİ
Hatem on GUNDİ
Selim DURMUŞ on GUNDİ
Hüseyin Ceylan on BERBER  
Tacettin Mert on İŞÇİ
Tacettin Mert on AGORA MEYHANESİ
Gökhan GURBETOĞLU on ANNE ÖP DENİZİ
Songül on ŞİDDET
İsmet Çallıbay on ANNE ÖP DENİZİ
Erdem KAYA on İKİ ARADA BİR DEREDE
Gürel Sürücü on ŞİİRE DAİR ÖNERİLER (2)
Hulusi keleş on AYRIK OTU
Gürel on AYRIK OTU
Mehmet İşbitiren on AYRIK OTU
Bir amatör futbolcu on AMATÖR TİYATROCULARIN DRAMI
Hasan GÜL on KUTSAL EKMEK