9 C
İstanbul
Cuma, Eylül 25, 2020
Ana Sayfa Kitap MEHMET DOĞAN KARAKUŞ'UN 'ÇIKI' KİTABI ÇIKTI!

MEHMET DOĞAN KARAKUŞ’UN ‘ÇIKI’ KİTABI ÇIKTI!

Mehmet Doğan Karakuş’un Çıkı adlı öykü kitabı Papatya Yayıncılığın Toros Kitaplığı arasında çıktı. Çukurova’da geçen öyküler üzerine kurulu bu kitap hakkında şöyle diyor Mehmet Doğan Karakuş. “Bir kasaba düşününüz; 1960’lı yılların küçük, verimli, herkesin birbirini tanıdığı, dostlukları, düşmanlıkları üst düzeyde bir kasaba. Hepimizin böyle bir kasabası vardır. Neler neler yaşanmıştır. Aşklar, kavgalar, gülünesi anılar, yitikler, ağalar, marabalar, genç kızlar, genç oğlanlar, deliler, veliler. 

Tümü yaşanılası geçmişte kalınca derince düşünce aldı beni. Düşündün Çıkı, dedim, kitabımın adına. İçine koyulan hayatları. Açılıp okunası, okunup hüzünlenesi, gülünesi, ahlar, oflar çekilesi bir kitap olsun istedim.

İstedim ki o kasabada yaşananlar unutulmasın. Yalnızca bu on beş kişimi yaşadı… Hayır, niceleri yaşadılar, öldüler”

 Bize Mehmet Doğan Karakuş’a başarılar dilemek düşer. Altta Mehmet Doğan Karakuş’un öykü Kitabından, Üç Tekerli öyküsü. 

 

ÜÇ TEKERLİ

Nasırlı, makine yağlıydı, demire hükmeden elleri. Kunduracı Orhan’ın özenle diktiği, topuklarına nalça çaktığı kunduralarıyla attığı her adımda kulağa; “Ben geliyorum!” dercesine kendinden emin yürüyüşüyle sesleniyor, gözlerin o adım atışlardaki gördüğü orta boylu, kolları dirseklerine dek çemreli, dudak üstü kırçıla durmuş bıyıklı, güleç yüzlü, deli ve delişmen biri, bir adam tipi; Bisikletçi, beyinlerde resimleşiyordu.
Güneş, bir ön yaz sıcaklığını kasabanın üzerine atmasıyla birlikte kıpırdanmalar başlardı. Okula giden öğrenciler, dükkanlarını açmış esnaf, memur, öğretmen, işi kamu kuruluşunda olanlar ivediliklerini Malta taşlı caddeye yığarlardı. Esintili bir yel, yağmur sonrası toprak kokusunu burnunuzun ucuna dek getirir, ciğerlerinize sokarken siz; yaşamanın güzelliğini keyifli bir soluklanmayla dünyaya üflerdiniz. Sahi, böyle bir havayı en son kaçıncı yaşınızda soludunuz? Bilmiyorsunuz değil mi? Zorlayın belleklerinizi. Belki bir zaman izine rastlayabilirsiniz yüreğinizin köşesinde. Duyabilirsiniz o soluklanmanın sessiz haykırışını; dünyaya, size, hayata…
İşte, böylesine hülyalı haliyle yürürdü elleri nasırlı, makine yağının siyahlığı gitmeyen, demire hükmeden; kırçıl bir gülümsemenin asılı olduğu yüzü, kaytan bıyığı, topuklarına çakılı nalçalı kundurasıyla Bisikletçi. Dertleri, özlemleri, istekleri her adım atışında kulağınıza bir halk türküsü sözcükleriyle eşleşerek gelir. Bir kere, yalnız yaşar Bisikletçi. Bir karısı, oğlu olduğu söylenir durur: Güzel, doğurgan, akşamları kapı önüne oturup kocasını bekleyen her mahalleli kadın benzeri bir karısı, saçları siyah, esmer benizli de bir oğlu olduğu konuşulur dururdu fısıltılı bir halde. Karısının; evi, Bisikletçi’yi, mahalleyi, oğlunu alarak, hiçbir neden göstermeden bırakıp gittiği dilden dile, kulaktan kulağa anlatılırdı.
“Eli yüzü düzgün adam!” derdi kasabalı;
“Ne arandı da bulamadı acep?”
Bir soruydu. Bilinmeyen, merak edilen, araştırılan. Hemen herkesin dilindeki aynıydı;
“Umumhaneden çıkarmış.”
“Yok babam yok! Adam düzgün değil.” Diyerek söze karışan kara sakallı, tespihli, merkez caminin hocası o kara sakalını sıvazlayarak, çevresindekileri süzerek, üstüne basa basa;
“Bunlar cemaatten ayrıksı. Ar, haya hak getire. Avrat tövbekâr olmuş. Adam içki alemleri yapıyor.Canına tak etmiş zavallının. Oğlunu da almış yanına…”
Dedikodunun tırmandığı zamana alışkındı herkes.Yüzlerinde sahte gülümsemeyle ilgisiz, uzak kalsalar da bakışlarındaki delicilik içine girerdi insanın; kendi anlayışları içinde konuşup yorumlarlardı. Bu bir kasabanın alışılagelen yaşam biçimiydi. Bütün memurlar, okumuşlar kurtulamazlardı.
Kepenklerini besmeleyle açardı esnaflar.
“Hayırlı işler!” derlerdi komşularına;
“Bereketli olsun!”
Onlar da dileklerini iletirdi seslenenlere;
“Allah razı olsun!” olurdu yanıtları.
Bisikletçi, tahta darabalı dükkanını beline doladığı uzunca, kalın, gönden dilimlenmiş bir ucu yeleğinin düğmesine takılı, yıpranmış açkısıyla açarken yüzünün şöyle bir gerildiğini görmek her sabah rastlanan haliydi. Menteşelerinin yağlanmış durumu da gıcırdamasını önlemezdi eski darabanın. Her katmanını özenle büker, dükkânın öteki ucunda dağılmadan durmasını sağlamak için zincirlerdi. Yalnızca dudağının üstünde bir tike benzer kıpırtıların olduğu görülebilinirdi. Sizin anlayacağınız, üst dudağı şöyle bir mirtilderdi demek daha uygun düşer. Sonra ellerini temizler;
“Hasan!” derdi, yanındaki çay ocağının garsonunu sesleyip;
“Çay getir!”
Alçak iskemleyi çeker, gün ışığının yağmur sonrası havasını soluklar, çayını yudumlar, tütün tabakasından çıkardığı incecik kâğıdı parmakları arasına koyar, sigarasını sarar, dudakları arasına yerleştirir, kibritiyle yakıp derin derin nefeslerdi. Yayılan dumana, hayatına bakarcasına bakakalırdı. Usulca kalkar, bisikletleri dizer, eski bir gaz tenekesinin içindeki gazyağı kokusuna bulanmış bezle silerdi. En son üç tekerliyi alırdı eline. Uzun uzun baktıktan sonra biraz gres yağı bulaştırdığı bezi gazyağına bandırır, çocuğunu uyandırmaktan korkan bir baba görünümüne bürünür; derin derin iç çekerdi. Yaldır yaldır ederdi, vuran güneşte üç tekerli. Görünür yerdeki bir kancaya tutturur, asar, yine bakardı. Küçük bir leke kalmayıncaya dek silme işlemi sürerdi. Komşuları, onun bu haline dudak bükerdi.
“Oğluna almış!” derlerdi;
“Oğlu da gidince…”
Dükkânların önüne konulan alçak iskemleler, kasabalıyı beklerdi. Dağ ve yazı köylerinden gelenler evlerine götürecekleri gaz, tuz, yağ benzeri yaşam gereklerini edinirken beklerdi o iskemleye oturarak. Memleket hali, insanlar, olaylar konuşulurdu. Kimse makineden ve bisikletten konuşmazdı. Onun içindir ki Bisikletçi’nin dükkânına köylüler gelmezdi. Kasabalı çocuklar, delikanlılar, ellerinde harçlıkları olduğu halde gelirler;

“Şu bisikleti istiyorum!” derlerdi. Saat tutulurdu bisikletin teslim edildiği anda. Ardından bakardı, başını yana doğru eğip de. Hep öyleydi bakışı; boynu bükülüverir, tıraşlı suratına bir ciddiyet asılır, bıyığı her zamankinden farklı hale bürünür, gümüş kaplama dişleri görünürdü. Gülümsemekten değil ha! Öyle bakardı işte. Sonra ellerini o gazlı beze, üstüpüye siler, gazete dağıtıcısının getirdiği günlük gazetenin ön sayfasına göz atar, otururdu iskemleye;

“Hasan! Bir çay getir!” diye ünlerdi.
Komşuları, kendilerinin aksine karşıt bir gazeteyi okumasından, kitap taşımasından ötürü garip bakışlarla süzerdi Bisikletçi’yi. Aldırmazdı. Gözlüğünü takar, şöyle genişçe açtığı gazetenin herkesçe rahat görünmesini sağlar, okumaya başlardı. Mırıldandığına, başını iki yana sallayıp dudaklarını ısırdığına tanık olunurdu. Sormazlardı. Korktuklarından değil, karşıt düşünce savlayan gazete yazarlarının ülkede rejim değişikliğini körüklediğini söyleyen iktidar partisi ve camii imamının söylediklerine inandıklarındandısormamaları. Çünkü o, bilinen düzene değil de makineye, insan haklarına, emeğe inanıyordu. Komşuları, camii imamı ve iktidar partisi üyeleri makineden önemli olduğuna inandıkları soyut, uhrevi unsurlara inanmanın şart olduğunu ileri sürüyorlardı. Bir keresinde tartışmışlardı. Toprağın bereketini sağlayanın görünmez bir varlık olduğunu savlayan imama;
“Unutma ki makine bir maddedir. Tohum ve tarla da öyle. Sürmez, ekmez, bakımını yapmazsan bereket mereket bekleme!” diye karşı çıktığında;

“Bunda din iman yok!” demişti imam. O zamandan beridir adı dinsize çıkmıştı Bisikletçi’nin. Onun içindir ki tüm kasaba kuşkuyla bakar, izlerdi her davranışını. Korkmazlardı ondan. O da onlardan korkmazdı. Sözünü esirgemez, makine ve öteki konularda bilgisini artırmanın okumak, araştırmaktan beslendiğini bilirdi. Elinden gazete, cebinden kitap düşmezdi. Kasabalı sevmezdi onu ama o kafasındaki bilgiden, gözü pekliğinden çekinmeleri gerektiğini hissederlerdi. Uzaktan bakıyordu Bisiklet’çiye kasabalı. Bu yüzden türlü yakıştırmalar yapılıyordu.
“Casusmuş!” deniyordu, fısıltıyla.
“Oluk oluk para geliyormuş filan ülkeden!”
“Adamın fiyakasına baksana…”
“Kimseye eyvallah etmiyor.”
“Selamı sabahı yok!”
Zaman zaman toplantılara katıldığından, tekin adam olmadığından söz ediliyordu. Gece bekçisi;
“Gece yarısından sonra ışığını yanık gördüm, evinden cızırtılı sesler geliyordu.” demişti bir zaman ve kuşkuları alabildiğince artmıştı kasabalının. Bir de cebinde aykırı gazete, kitap, nereden geldiği belirsiz sarı sarı kağtlara yazılmış halde bildiriler, çizilmiş resimler büsbütün meraklandırıyordu.
İşte, böylesine dedikoduların, kovların, söylentilerin gider ayak artması üzerine kasabanın ileri gelenleri toplanıp Bisikletçi’ye gözdağı vermek konusunda birleşip karar aldıktan sonradır ki karısı çareyi kocasını uyarmakta bulmuş, uyarıya uymayınca tası tarağı toplayıp kasabayı terk etmeyi yeğlemişti. Bunun üzerine Bisikletçi daha çok hınçlanıp kasabalının neden olduğu durumdan ötürü daha ayrıksılıkla ırgatları örgütlemeye girişmiş, bir hayli başarı da kazanmıştı. Sendika kurulması yolunda girişimler yapınca artık sona gelindiğini, ortadan kaldırılmasının kaçınılmazlığını görmüşler;
“Çok olmaya başladı bu adam!” demiş ağalar, kendi aralarında konuşurken;
“Dur demezsek ırgatlar ayaklanacak!”
“Haber gönderin Şakir’e!”
Şakir, kıraç toprakların kavruk suratlı köylülerinden biriydi. Yazının en verimsiz yerindeydi köyleri. Bütün Çukurova’ya bereket, köyüne bereketsizlik yağmıştı.
“Allahtan’dır!” diyordu köylüler;
“Veren de alan da odur.”
Silah, para, yiyecek, giyecek verdiler Şakir’e. Şehir kulübünde ağırladılar. Atıcılığından, kavgadan, dövüşten korkmadığını söyleyip sırtını sıvazladılar.
“Şakir’i tutmuşlar!” demişti kocasına;
“Bana sökmez!” diye kestirip atmıştı Bisikletçi. Yüklüğe doğru gidip, yatakların arasından baba yadigarı tabancayı çıkarmış, temizleyip mermileri sürmüş, beline sokmuştu.
“Oğlumu alıp giderim.” demişti, silahı gösterip.
Suskun kalmıştı Bisikletçi. Başını önüne eğmiş, bir eliyle yüzünü sıvazlar halde durmuştu. Gidiş o gidişti. Yıllar geçmiş, bir haber alamamıştı oğlundan, güzel Süheyla’dan. Her kafadan ses çıkmasına karşın sessizliğini bozmamış, kendi halinde bir hayata dalıp gitmişti. 
“Üç tekerliyi istiyolim!” dedi küçük, ince, çocukça bir ses.
“Emmi, üç tekerliyi istiyolim!”
Kara kuru, esmer, küçük avucunun kirli pembemsiliğinde üç tane sarı beş kuruşu gözlerine doğru şavkıtan sabah güneşinin altındaki çocuğa baktığı anda başı döndü, kulakları çınladı, sendeledi.
“Hadi emmi!” diyordu çocuk sabırsızlığında;
“Üç tekerliyi ver!”
Yavaşça uzandı elleri. Kancadan çıkardı, çocuğun önüne bıraktı.
“Al!” dedi.
Çocuk; avucundaki sarı beş kuruşlukları uzatıp;
“Alsana!”
Küçücük bedenini kucakladı çocuğun, özenle oturttu bisiklete, ayaklarını pedallara koydu;
“Bak, böyle çevireceksin!” dedi, sürmesine yardım etti. Bir anda unutuvermişti dünü, hayatın kendini nerelere sürükleyeceğini, ağaları, bağnaz imamı, kiralık adam Şakir’i, herkesi. Bisikletten inip gitmekte olan
çocuğa;
“Yarın yine gel olur mu?” diye ünlediğinde çocuğun;
“Ama sen paralarımı almadın ki!” diye yanıt vermesiyle irkildi;
“Çoktu o para. Yarın verirsin.”
“Yalancı! Çok değildi ki!”
“Çok.”
“Hayır. Anam, bu kadar paraya bindirmez seni bisikletçi dediydi.” Demesiyle sarsıldı. Kasabalı, Şakir ve ağalar üstüne yürüse, vursa, böylesine sarsılmayacağını düşündü. Yüzünde bir gülümsemenin yayılmasıyla birlikte bir tekme savurdu çakıl taşına.
Koca bedenli, başında yanlamasına duran şapkasıyla geldi postacı Salih. İri kalçalarına vidalanmış halde duran kalın bacaklarının üstünden iri bir eğilişle baktı bisikletçiye;
“Bir çay söyle!” diyerek iskemleye oturdu. Soluğunun sık ve kesikliği, önemli haber verir haldeydi.
“Bugün dikkatli ol!” dedi Bisikletçi’ye.
“Neden?”
“Seni vuracaklar”
“Kim?”
“Ağalar. Şakir’e hazır ol komutu vermişler. Bir de parabellum. Toplusundan hem. İmam, esnaftan bazıları fitlemişler namaz sonrasında.”
“Neyimi?”
“Neyini olacak! Bozgunculuğunu.”
“Pusu yerini biliyor musun?”
“Bilmiyorum!” dedi Salih.
Kırçıl bir gülümsemeyle kırışan alnına koydu elini, Bisikletçi.
“Kendirli’nin konağı kuytu yerde. Hem orada değirmen çalışıyor. Sen de oradan geçiyorsun. Başka yerde göze almaz pusuyu Şakir. Düzlüktür öte yerler. Orada değirmenin gürültüsünden yararlanacaktır. Sen sen ol, tedbiri bırakma elden.” Dedi ve koca gövdesi, sırtındaki postacı çantasıyla sallanarak yürüdü.
Değirmenin gürültüsüne karışan altı el silah sesi duyuldu ılıman bir ön yaz akşamında. İki ayrı silahtan çıktığı belliydi seslerin. Ağaçlarda tüneyen serçe kuşları zurba halinde göğün karartısına uçtular.
Dönüp durdular bozumsu bir siyahlıkta. Sonra gelip kondular, konağın siyahlaşmaya yüz tutmuş kiremit çatısı üstüne. Devrik bakışlıydılar.
“Koşun!” diye bağırdılar;
“Kendirli’nin oradan sıkıldı silahlar!”
Akşam, umutları örtercesine koyu karanlığı salmıştı kasabanın üstüne.
Kendirli’nin konağı yüz yıllık suskunluğuyla duruyordu.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

ÇOK OKUNANLAR

YANNİS RİTSOS’UN ŞİİRİNDE DÜŞSEL VE MELANKOLİK ÖĞELER

Günümüz şiiri diyebilirim ki, Yannis Ritsos’un şiirinin zirveye çıkmasıyla, birlikte bir gerilemenin içine girmiştir. 18. Yüzyılın ve 19. Yüzyılın önemli sanat eylemliliği...

KÜLTÜR ENDÜSTRİSİ VE İŞÇİ FİLMLERİ FESTİVALLERİ

A. Halûk Ünal 15. İşçi Filmleri Festivali (İFF) bitti ve geldiği nokta itibariyle, arkasındaki yaratıcılar...

DÜNYA COVİD19’A TESLİM OLDU

Cahit BÜÇKÜN DÜNYA, COVID-19’A TESLİM OLDU, “SÜRÜ BAĞIŞIKLIĞI” ANLAŞMASI YAPTI!Başta eşitlikçi ve insanı yaklaşımla Covid-19’ı sıfırlayan ve akıllı...

TAMLASANA

TAMLASANA   Uyandım yine eksik yanımla tamlasana elimi yüzümü yıkasana sevginle ayı alıp güneşini koy gökyüzüme hadi durma gülüşünü giyindir işe giderken ellerini koy çantama aman ha unutma yanağımda kalsın dudakların merak etme yüreğin...

SON YORUMLAR

Özgür BAŞKAYA on #YargıtayTahliyeEt
Prof. Dr. İbrahim Bozkuş on HAŞHAŞ GAZETESİ VE KAYMAKAM ABDÜLKADİR AKSU
Ikbal kaynar on ŞİİRİM ISITIR SENİ
gulhan genc on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on Evin Anahtarı
Rafet Canpolat on Evin Anahtarı
Atilla IŞIK on Evin Anahtarı
Deniz on Evin Anahtarı
Arif Sürücü on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on ASKIDA EKMEK
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultam on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gökhan GURBETOĞLU on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gürel SÜRÜCÜ on HAYIR BABA TÜRBESİ
İlter koçak on HAYIR BABA TÜRBESİ
Fikret Ökmen on GUNDİ
Perihan sever dirican on GUNDİ
Hatem on GUNDİ
Selim DURMUŞ on GUNDİ
Hüseyin Ceylan on BERBER  
Tacettin Mert on İŞÇİ
Tacettin Mert on AGORA MEYHANESİ
Gökhan GURBETOĞLU on ANNE ÖP DENİZİ
Songül on ŞİDDET
İsmet Çallıbay on ANNE ÖP DENİZİ
Erdem KAYA on İKİ ARADA BİR DEREDE
Gürel Sürücü on ŞİİRE DAİR ÖNERİLER (2)
Hulusi keleş on AYRIK OTU
Gürel on AYRIK OTU
Mehmet İşbitiren on AYRIK OTU
Bir amatör futbolcu on AMATÖR TİYATROCULARIN DRAMI
Hasan GÜL on KUTSAL EKMEK